“Kur’ân ayı” mübarek Ramazan-ı Şerif’e iyice yaklaştığımız şu günlerde bir durum tespiti yapacak olursak, Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz manzarayı şöyle tanımlayabiliriz: Temel akaid konuları ile helâller-haramlar noktasında Ümmet-i Muhammed’in çeşitli ekolleri arasında temel farklılıklar yoksa da, daha çok yol-yöntem, üslûp vb. detay konulardaki algı ve anlayış farklılıkları sebebiyle ciddi ve derin ayrılıklar, aykırılıklar, bölünmüşlükler ve parçalanmışlıklar bulunuyor. Bu durum, iyimser bir bakışla, bir zenginlik ve hatta bir imkân olarak görülebilir, ancak şeytani odakların nefsanî duyguları ve hizip asabiyetini körükleyerek istismar edebileceği potansiyel bir zaafiyetalanı olarak da ortada durmaktadır, ne yazık ki… 

İşbu bölünmüşlük, sürgit devam ettirilemez; farklılıkların giderek derinleşmesinede asla izin verilemez, vermemeliyiz.

Gerçek şu ki; sayıları her geçen gün artan, kendi aralarında bölündükçe bölünen hizipler, hocaları tarafından yazılan beşer ürünü kitapları, -genellikle farkında olmadan- İlâhî Kelam’ın önüne geçirdiler. Üstad Said Nursi’nin ifadesiyle, bu kitaplar; mukallitlerin hataları yüzünden, Kur’ân’ın önündeki paslı perdeler haline getirildiler (Sünûhât, “Kur’ân’ın Hakimiyet-i Mutlakası” bölümü). Böylece Müslümanlar ‘sapasağlam kulp’ (Bakara 2/256) olan “Allah’ın İpi” (Âl-i İmran 3/103)  Kur’ân’a hep birlikte sarılacakları yerde, her bir hizip, O’nu anlamak için yazılan binlerce zayıf ipe tutundular ve bu sebeple bölünüp darmadağın oldular. Sonuçta Müslümanlar da, kitap ehli gibi, “Kitab’ı/Din’i ve işlerini kendi aralarında parçaladılar ve her hizip kendi yanında olanla (kendi çizgi ve anlayışlarıyla) sevinmektedirler.” (Bkz: Bakara 2/213; Âl-i İmran 3/19; Enam 6/159; Yunus 10/19; Enbiya 21/93; Mü’minûn 23/53; Rum 30/32; Şûrâ 42/14; Casiye 45/17)

Kitab’da ayrılığa düşenleri bekleyen akıbet ise, “derin bir ayrılığa” (Bakara 2/175) yuvarlanmaktı.

Seyyid Abdüllatif’in tespiti ile (Kur’ân’ın Zihni İnşası, s.21), bu parçalanmışlığın bir sonucu olarak, “Kur’ân, ona inandığını söyleyen insanların elinde neredeyse bir oyuncak haline getirildi. Kur’ân, her biri ayrı telden çalan farklı grupların iddialarını doğrulayıcı bir araç konumuna düşürüldü.” 

Müslümanlar, giderek Kur’ân’ı düşünüp anlamak ve uygulamak için değil de teberrüken okuyup ezberlemeye başladılar. Kitab-ı Mübin’i neredeyse sadece sevap için terennüm eder oldular. Handiyse O’nu ölülerin ardından okunan bir dua kitabına, bir mukabele kitabına indirgediler. 

Hz. Ömer’in (r.a) hilafeti döneminde Basra Valisi olan Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a), Hz. Ömer’e bir mektup göndererek Basra’da Kur’an’ı ezberleme işiyle uğraşanların hızla çoğaldığından söz eder ve Beytü’l-Mâl’den bunlara yardım gönderilmesini ister. Hz. Ömer’in (r.a) ona verdiği cevap şöyledir:

“Onları kendi halleriyle baş başa bırak. Korkarım ki insanlar, kendilerini Kur’an’ı ezberleme işine kaptırır ve onu anlama işini ihmal ederler.” (Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, 1/211-214.)

Hz. Ömer’in korktuğu durum, maalesef çoktan ortaya çıktı ve nihayet Kur’ân, yaşayan insanlara hitap etmeyen(!), onların güncel sorunlarına çözüm getirmeyen(!) bir ‘kutsal metin’ gibi algılanır oldu.

“Din bilginlerimiz, Kur’ân’dan, yaşananpratik bir hayat nizamı çıkaracaklarına, onun yalnızca dil ve üslûp özellikleri üzerinde durdular; fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu belirterek -ki bunda şüphe yoktur- daha çok gramer bakımından ondan yararlanma yoluna gittiler… Onun hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir müddet sonra teferruat içinde kaybolup gitti. Kısaca elbirliğiyle Kur’ân’ı hayatımızdan uzaklaştırdık. Kur’ân’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.” (M.Kutub, Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım, s.8. -mütercim B.Karlığa’nın takdimi-)

Evet, Kur’ân’dan uzaklaştıkça iftirakımız; ayırılığımız, parçalanmışlığımız, perişanlığımız arttı.

Bugün, Müslümanlar arasında ittifak ve ittihadı yeniden sağlayabilmek ve hem Ümmet-i Muhammed’i hem de bütün insanlığı bunalımdan kurtarıp huzur iklimine taşıyacak pratik bir hayat nizamı inşa edebilmek için, Efendimizin (s.a) öğretileri doğrultusunda Asr-ı Saadet neslinin Kur’ân-ı Kerim’i okuyup-anlama ve yaşama konusundaki sadeliğine, heyecanına ve dinamizmine muhtacız.

İşte yaklaşan mübarek Ramazan ayı, Kur’ân-ı Kerim’i Rasûlüllah’ın (s.a) öğrettiği, ashabının da uyguladığı tarzda okuyup-anlayarak yaşamak ve parçalanan kalplerimizi vahiy potasında onarıp kaynaştırmak için muhteşem bir fırsat sunuyor. Öyleyse haydi Kur’ân’ın huzur iklimine…

(Bakınız: “Kur’ân’ı Nasıl Okudular/Anladılar/Yaşadılar?” çalışmamız -üç kitap-.)