Çerkes köylerinde oturma odalarının ve evlerin neden iki kapısı olur bilir misiniz? Rahmetli dedem bir kapıdan içeri girdiğinde annem diğer kapıdan aceleyle kaçar ve her seferinde sekop (yani çerkes olmayan) babamın yüzünde tuhaf bir gülümseme belirirdi. Sonra dedem içeri girmekten vazgeçer veya ihtiyacını hızlıca giderip, çıkar ve annem yeniden içeri girerdi. Çerkes geleneklerinde karı kocanın aile büyüklerinin yanında yan yana oturması, hatta aynı odada bulunması “ayıp” sayıldığından odaların iki kapısı böylesi durumlar için sıkça kullanılır.

İşin açıkçası, aralarında nikâh bağı olan iki insanın sadece aynı odada bulunuyor olmalarının veya yan yana oturmalarının ayıp sayılmasını şahsen tasvip ediyor değilim. Ancak bu geleneği anlamaya çalışıyorum. Muhtemelen çerkes büyükleri, gençlerin sınırı aşmalarından korkmuş olacak ki, böylesi katı bir uygulama gelenek haline gelmiş diye düşünüyorum.

Günümüzde geleneklerine bağlı çerkes köylerinde dahi bu adet katı bir şekilde uygulanmıyor. Ancak yine de evli çiftler büyüklerin yanında hal ve hareketlerine, birbirlerine hitap şekillerine dikkat ediyorlar.

Eski tamathalar (çerkes aile büyükleri) bugün ifşa edilen karı koca ilişkilerini görselerdi, kalpten giderlerdi sanırım. Günümüzde kimse eşini evinde sevmiyor, ille de birilerinin gözünün önünde aşkitolu, canımlı, cicimli hitaplarla, Facebook ve Instagramda paylaşılan yanak yanağa pozlar, romantik şarkı sözleriyle ilanı aşklar ve bilumum sevgi sözcükleriyle sevmeyi tercih ediyor. Evlerin yatak odalarında asılı düğün fotoğrafları karı koca ortak açılan Facebook hesaplarının profil yada kapak resmi olabiliyor. Nişanlı/nikahlı çiftler, arkadaş listelerindeki aile büyüklerinin de gördüğünü ve okuduğunu bile bile son derece mahrem söz ve hitaplarla kendilerine özel olması gereken birçok anı umum ile paylaşmaktan çekinmiyor. Birileri çıkıp da, “Sürekli yanak yanağa pozlarınızı görmek, sevgi pıtırcığı sözlerinizi okumak zorunda mıyız? Birbirinizi yatak odanızda sevin kardeşim!” dese diye içimden defalarca geçiriyorum. Ancak gözlerim aksi yönde yorumlar okuyor. “Birbirinizi hep böyle sevin, ne kadar da yakışıyorsunuz, Leyla ile Mecnun” kabilinden destek yorumları geliyor bir hayli samimi aşk fotoğraflarına.

Her geçen gün yıpratılan, eskitilen “aşkım” sözünden soğuyorum. Sevdiğini kem gözlerinden kıskanan  (yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim) zarafetini sergileyen eşlerin yerini, cümle âleme “bakın benim eşime” diyen eşlere bırakmasına üzülüyorum.

His çağında yaşıyoruz. Sevgimizi, heyecanımızı, nefretimizi, öfkemizi kısacası her tür duygumuzu belli sınırlar içinde yaşamak yerine mümkün olduğunca çok sayıda insana gösterme çabası içindeyiz. Duyguların varlığını inkâr edemeyiz ancak onları kontrol altına alabiliriz. Öfkeyi, nefreti ve diğer olumsuz duyguları yersiz bir şekilde ve haddi aşarak göstermek ne kadar yanlışsa, aşkı da ulu orta ve sınırsızca göstermek o kadar yanlıştır.

Evlenmek üzere olan veya henüz evlenmiş bir çiftin heyecanını, sevgisini anlamıyor değilim. Bir de yaşını başını almış çiftler aynı tuhaf duruma düşünce acımayla karışık kızgınlık beliriyor içimde. Her âşık, sevgisinin ne kadar derin ve büyük olduğunu tüm dünyaya göstermek arzusu taşıyabilir anlıyorum. Fakat mahrem kalması gerekeni herkese açmanın sonuçları üzerinde de düşünmek gerekmez mi? Hiç olmazsa nazara gelmekten korkmaz mı?

“Aşk ortalıkta gösterildiği an solmaya ve ölmeye yüz tutar.” demiş Hannah Arendt. Bugün değerli olanın, mahrem olanın gizlenmesi gerektiği üzerinde düşünme egzersizleri yapmaya ihtiyacımız var. Aşkı da tükenebilen birçok şey gibi idareli kullanmak gerek, saklamak, korumak ve kendi mahremi içinde beslemek gerek…