“Toplumsal cinsiyet” günümüzün en popüler terimlerinden ve konularından birisidir. Akademiden hukuka, siyasetten ticarete, eğitimden sanata, medyadan gündelik hayatın farklı kulvarlarına kadar hemen her alanda sürekli dillendiriliyor. Toplumsal cinsiyet konusu yaklaşık son on beş yıldır dozajı gittikçe artan bir ivmeyle kendisine her yerde ve herkesin gündeminde bir yer buldu. Bugün gelinen aşamada toplumsal cinsiyet konusunun geçmediği bir haber bültenine rastlamak neredeyse imkânsız hâle gelmiş durumda.

 Özellikle de üyelerinin çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bazı resmi ve sivil yapılar yahut oluşumlar toplumsal cinsiyet ekseninde şekillenen etkinlikleriyle, siyasi veya toplumsal gündemin en üst aşamasında yer alıyorlar ve bunu sürekli kılma noktasında da özel bir çaba yürüttükleri gözleniyor. Fakat süreçte dikkat çeken önemli bir husus, “toplumsal cinsiyet”in “eşitlik” söylemine iliştirilmiş hâliyle; yani “toplumsal cinsiyet eşitliği” olarak gündemde yer alıyor, esasen bir gündem inşa ediyor olduğudur.

 Toplumun farklı kesimlerinden bazı kimseler seslerinin olanca gücüyle “toplumsal cinsiyet eşitliği” talebinde bulunurken, toplumun çoğunluğu ise dile getirilen isteği ve isteği dile getiren sesin şiddetini işittikçe mahiyetini bilmedikleri çok önemli bir “insanlık problemi”nin varlığına şahitlik yapmanın endişesini taşıyorlar. Çünkü “toplumsal cinsiyet” konusu, gerek taraftarlarının ve gerekse karşıtlarının dilinde ve zihninde sadece “toplumsal cinsiyet eşitliği”ne dönüşmekle kalmıyor, aynı zamanda ve hatta güçlü vurgularla “kadına yönelik şiddet”, “cinsel istismar”, “cinsel tercih”, “cinsel serbestlik”, “eşcinsellik” ile irtibatlı bir konu veya duruma dönüştürülmüş bulunuyor. 

Bu durum garip olmanın da ötesinde son derece komik bir anlam karışıklığıdır. Ancak görüldüğü ve anlaşıldığı kadarıyla bu karışıklık bazılarının bilgisizliğinin ürünü olmasına karşılık, diğer bazıları için oldukça iyi planlanmış bir stratejinin gereğine göre oluşuyor veya oluşturuluyor. Konuyla ilgili hemen hiç bilgisi olmayanlar “toplumsal cinsiyete” ilişkilendirilen “eşitlik” (“toplumsal cinsiyet eşitliği” söyleminden) üzerinden zihinlerinin serbest çağrışımı eşliğinde “eşcinselliğe” uzanan bir anlamı “toplumsal cinsiyete” yüklemekte isabetli bir iş yaptıklarını, daha doğrusu “toplumsal cinsiyet”in bu olduğunu zannediyorlar. Buna karşılık sosyal bilimlerle ilgili ve dolayısıyla “toplumsal cinsiyet”in ne olduğunu bilen/bilmesi gereken bir kesim ise ancak “art niyet” veya “ihanetle” açıklanabilecek bir yaklaşımla, bildikleriyle çelişiyor olmalarına rağmen ısrarlı bir şekilde “toplumsal cinsiyet” ile “kadına yönelik şiddet”, “cinsel istismar” konularını birbirine iliştirip, bu “problemlerin” çözümünün “toplumsal cinsiyet eşitliği”nde olduğunu dillendiriyorlar.

 Hatta bunlar sahip oldukları “entelektüel”, “siyasal”, “ekonomik” imkânlar ve “dernek”, “medya”, “vakıf” gibi kontrollerinde olan araçlar ile gerçekçi olmayan ve çarpık anlayışlarının etkisini taşıyan yasal düzenlemeler yaptırdılar ve dahasını da yaptıracak gibiler. Yürütülmekte olan şey “toplum mühendisliğinden” başka bir şey olmayıp, başta aile olmak üzere toplumun temel kurumlarında geri dönüşü imkânsız tahribatları oldukça ustalıkla gerçekleştiriyorlar. Böyle olduğu içindir ki yaygınlaştırılan anlayış ile şu anda neredeyse tüm kamuoyu örneğin “kadına yönelik şiddetin” sebebinin tamamıyla “toplumsal cinsiyet” olduğunu, çözümün ise “toplumsal cinsiyet eşitliği” ile mümkün olacağını sanıyor! 

Niyetler her ne olursa olsun, tüm süreci ciddi bir anlam kargaşası takip etmektedir. Bazıları bilmediklerinden, diğer bazıları ise doğrusunu bildikleri hâlde söz konusu doğru olan şey amaçlarına hizmet etmeyeceğinden bilerek ve kasıtlı olarak bir anlam karıklığı oluşturuyor ve bu karışıklığı yine amaçlarına uygun olarak ısrarlı bir şekilde sürdürüyorlar. Yaşanmakta olan anlam karışıklığı çözüme kavuşturulmadan konuyu doğru anlamak veya problemi çözmeye yönelik tutarlı, gerekli ve ciddi adımlar atmak mümkün değildir.  Öncelikle konunun anlaşılması ve anlam birlikteliğinin tesis edilmesi gerekiyor; yani “toplumsal cinsiyet” denen şeyin ne olduğunun bilinmesi gerekiyor. Bu noktada özellikle de “toplumsal cinsiyet” bağlamında siyasetin, hukukun ve toplumsal algının aktörü konum ve yetkisine sahip olan ve söz konusu alanda gerçekleştirdikleri girişim ve çabalarıyla “iyi niyetli” olduklarını her fırsatta dile getiren kişi ve kuruluşların “iyi niyetlerinin” gereğini yerine getirme sorumlulukları vardır. Çünkü kendilerini “iyi niyetli” nitelemeleri, yaptıklarının ve yapmaya aday olduklarının “iyi” olduğunu veya olacağını göstermiyor.

 

Toplumsal Cinsiyet Nedir?

“Toplumsal cinsiyet” denen şey, her insan bireyinin muhakkak sahip olduğu bir özelliği dile getirmektedir. Bu özelliğin temelinde ise “biyolojik cinsiyet” vardır.  Dolayısıyla “toplumsal cinsiyetin” ne olduğunu doğru anlamanın/bilmenin başlangıç noktasını bireyin “biyolojik cinsiyeti” oluşturmaktadır. Her insan doğuştan fizyolojik olarak ya “er” (erkek)’dir ya da “dişi” (kadın). “Toplumsal cinsiyet”, “er” (erkek) veya “dişi” (kadın) doğan bireyin bu temel üzerinde şekillenen toplumsal sorumluluk ve rollerini ifade etmektedir.  Yani her birey “fizyolojik cinsiyeti”ne bağlı olarak hemen hiçbir şekilde değiştirmediği veya toplum tarafından değiştirilmesine pek izin verilmeyen farklı roller öğrenmekte, imkân ve şartlarına göre sorumluluklar üstlenmekte, tüm bunlarla da bireysel ve toplumsal hayatını donatmaktadır.  

“Toplumsal cinsiyet” toplumsal alanın her katmanında kendini açığa vuran bir olgudur. Örneğin mesleklere ilişkin algı ve anlayışlarda “toplumsal cinsiyet” oldukça belirleyicidir. Bunu örneklendirmek gerekirse; “amele”, “tır şoförü”, “asker” denildiğinde akla “erkek” gelmesinin sebebi “toplumsal cinsiyet”tir. Buna karşılık “hemşire”, “sekreter” denildiğinde akla “kadın” gelmesi de “toplumsal cinsiyet”in bir gereğidir. Örnekleri biraz daha çoğaltmak gerekirse; “çocuk bakımı”, “yemek pişirmek”, “bulaşık yıkamak”  eylemleri öznesinin cinsiyeti belirtilmediği sürece “kadını” çağrıştırırken;  “konut inşası”,  “ev içi tamirat” eylemleri ise öznesinin cinsiyeti belirtilmediği sürece “erkeği” çağrıştırmaktadır. Aynen “etek” veya “pipo içmek”in; “pembe” veya “mavi”nin; “şefkat” veya “otorite”nin; “cilve yapmak” veya “evlilik teklif etmenin”; “nazlı” veya “çapkın” olmanın bir cinsiyeti çağrıştırması gibi. Anlaşıldığı üzere “toplumsal cinsiyet” “biyolojik cinsiyet” temelinde varolan “ayrım/farklılık” üzerinde şekillenmektedir.

“Biyolojik cinsiyet”teki ayrım/farklılık doğuştan ve olgusaldır. Ancak “toplumsal cinsiyeti” şekillendiren ayrım/farklılık doğuştan olmadığı gibi olgusal da değildir. “Toplumsal cinsiyet”teki bu ‘ayrım’ neden gerçekleşmiştir?” veya bir başka ifadeyle “Bazı şeyler niçin erkek ile diğer bazı şeyler niçin kadın ile ilişikli kılınmıştır?” diye sorulacak olursa, bunun temel sebebi, toplumu oluşturan bireylerin ve farklı toplum kesimlerinin oldukça uzun geçmişlere dayanan tecrübeleridir. Söz konusu ayrımların oluşmasında ve şekillenmesinde tarihsel, toplumsal, biyolojik olmak üzere birçok faktörün etkisi vardır. Örneğin bunu en açık biçimiyle toplumsal cinsiyete dayanan “işbölümünde” tespit etmek mümkündür. Hamilelik zamanında veya çocuğunu emzirdiği dönemlerde kadının biyolojik olarak kısıtlı olması işbölümünde bir ayrımı zorunlu kılmış ve kadın daha çok “ev merkezli”, erkek ise daha çok “ev dışı” faaliyetleri kapsayan işbölümünün faili olmuştur. Diğer ayrımlarda da diğer bazı faktörlerin etkisi vardır; bu faktörlerdeki güç değişimi veya işlev kaybı ise rol ve sorumluluklarda değişime yol açmıştır; açmaktadır; açacaktır. Yani “toplumsal cinsiyet”in gerektirdiği ‘ayrım’ keyfi değil, yapısal/biyolojik/toplumsal şartların gereğidir. Hatta bazı durumlarda ise “zevk” ve “estetik” toplumsal cinsiyete ilişkin tutumların gereği olmuştur, olmaktadır ve muhtemeldir ki olmaya da devam edecektir. Örneğin henüz doğmamış kız çocuğu için “pembe”, erkek çocuk için “mavi” rengin esas olduğu eşya veya mekân tasarımları bunun gereklerinden sadece birisidir. 

Esas itibarıyla “toplumsal cinsiyet” bir inşa durumunun ismi olarak anlam kazanıyor.  Bu inşa sürecinin mimarı tamamıyla toplumdur. Eğer konuyu genel anlamda insanlığın özel olarak da belirli bir toplumun çok uzun tarihsel süreçte oluşturduğu işbölümü, birlikte yaşama ilkeleri, bireysel sorumluluklar bağlamında değerlendirmek gerekirse;  yeteneklerine, zihinsel ve bedensel potansiyellerine, yaşlarına, bilgi ve tecrübelerine göre bireylerin farklılaşmasını ve sorumluluklarının/toplumsal rollerinin de buna göre oluşmasını doğal karşılamak gerekir. Aynen çocuğa yüklenen ve fiziksel güç veya bilgi/tecrübe gerektiren sorumluluk ile olgun yaşlarda birisine yüklenen sorumluluğun farklılığının yahut yoksul olana yüklenen mali sorumluluklar ile zengin olana yüklenen mali sorumlulukların farklılığının “doğal” ve hatta bazı durumlarda da “zorunlu” olması gibi. Ama elbette ki bazı “ayrımlar/farklılıklar” bu örneklerdeki gibi “doğal” veya “zorunlu” değildir. Estetik beğenilerle ilgili olanlar bunun tipik örneğidir. Bu da gösteriyor ki “toplumsal cinsiyet” ile irtibatlı rol ve sorumluluklar “zorunlu” olandan “keyfi” olana uzanan bir çeşitliliğe sahiptir.

Konu bağlamında kesin olan şudur: “Toplumsal cinsiyet” olarak isimlendirilen ve biyolojik cinsiyet temelinde bireysel rol ve sorumlulukların ayrışması çok köklü tecrübelerin ve dolayısıyla bilgi birikimlerinin ürünüdür.  Başta aile olmak üzere pek çok toplumsal kurum bu inşanın gölgesinde oluşup gelişmiştir. Bu aşamada şöylesi bir soru sorulabilir: “Toplumsal cinsiyet rolleri değişmez mi?”. Değişirler; bazıları çok kolaylıkla ve hızlı bir şekilde, bazıları ise değişime güçlü bir şekilde direnmesine rağmen uzun vadede değişir. Değişimi takiben bazıları “cinsiyetsizleşirken”, bazıları ise “cinsiyet” değiştirir. Örneğin toplumumuzda “öğretmen”,  “memur” meslekleri bir zamanlar  “erkek” ile irtibatlı meslekler olarak algılanırken, bugün “cinsiyetsiz” mesleklerdir; yani herhangi bir cinsiyeti çağrıştırmamaktadır. Öznesinin biyolojik cinsiyeti ifade edilmediği sürece akla bir cins gelmemektedir. Özne “erkek” de olabilir, “kadın” da. “Küpe”, “uzun saç”,  “diyet”, “rekabet”, “hırslı olmak”… konu ve durumlarında gerçekleşen değişimler de böyledir. Bu konu ve durumlarda cinsiyetli olmaktan cinsiyetsiz olmaya uzanan bir değişim yaşanmış veya yaşanmaktadır. “Aşçı”, “kuaför” gibi meslek ve durumlarında ise büyük oranda cinsiyet değişimi gerçekleşmiştir. Bu değişim sonucunda daha önceleri “kadın” ile ilgili algılananlar “erkek” ile ilgili algılanmaya, “erkek” ile ilgili algılananlar ise “kadın ile ilgili algılanmaya başlamıştır. Ancak kabul etmek gerekir ki çoğu konu ve durumda gerçekleşen değişim cinsiyetli olmaktan cinsiyetsiz olmaya doğrudur. “Kadın”dan “erkek”e veya “erkek”ten “kadın”a yönelik değişimin oldukça az olduğu anlaşılmaktadır. Bu da modern zihniyet ve hayat tarzının cinsiyetsizliği önceleyen yaklaşımıyla açıklanabilecek bir durumdur.

Bu aşamada şöyle bir soruya yer vermek gerekirse: “Toplumsal cinsiyet bağlamında süregelmekte olan rollerin/sorumlulukların değişmesi ne tür bireysel veya toplumsal problemlere yol açar veya açmaktadır?”. Bazı durumlarda hiçbir şey olmaz; örneğin bundan böyle mavinin “kız” çocuklarını, pembenin ise “erkek” çocuklarını temsil etmesinin veya “bulaşık yıkama” eyleminin “erkek”i; “tesisat tamiri” eyleminin “kadın”ı ifade etmesi/çağrıştırması toplumsal anlamda hiçbir şeyi etkilemez; toplumsal bir probleme yol açmaz. Zaten öyle de olmakta ve rol ve sorumluluklardaki ivmesi gittikçe artan “cinsiyetsizleşme” kayda değer bir problem oluşturmamaktadır. Bazı durumlarda ise cinslerden birisi veya ikisi birden fiziksel olarak zorlanabilmekte olsa bile “su akar çatlağını bulur” misali zamanla her şey denge ve uyuma ulaşmaktadır. Bunda yaşanmakta olan pratik hayatın bizzat kendisi temel belirleyicidir.

 

“Toplumsal Cinsiyet” ve “Eşitsizlik”

Doğada ve doğal olanda “eşitlik” yoktur; doğada ve doğal olanda “farklılık” esastır. Hiçbir şey; hiçbir birey her şeyi ile bir başkasına “eşit” değildir. Bu sebeple kadim değer “adalet”tir. “Adalet” ilkesi eşitsizlik temelinde şekillenir ve eşitsizliğin mağduriyetlere yol açmasını önler. Doğada ve doğal olanda geçerli olan “farklı” olma durumu toplumsal cinsiyetin de temel sebebidir. Toplumsal cinsiyetin oluşumunda ve şekillenmesinde bireylerin farklı bağlamlarda birbirlerine “eşit olmamaları” temel belirleyicidir.  Bu eşitsizlik bazen yaş ile irtibatlı olarak kendisini ortaya koyarken, bazen bilgi ve tecrübe ile veya bazen de fiziksel güç ile ilgili olarak ortaya koyar. Bazen de burada konumuz olan cinsiyet ile ilgili olarak.  Örneğin “genç” ile “yaşlı” olanın veya “yoksul” ile “zengin” olanın toplumsal rollerindeki ve sorumluluklarındaki farklılaşma “eşitsizliğin” bir gereğidir. Rol ve sorumluluklardaki ayrışma bazen de “kadın” ve “erkek” olmaya göre şekillenmiştir. Toplumu teşkil eden bireylerin ve kesimlerin tarihsel süreçte yaşayıp tecrübe edindikleri şartlar ve durumlar “kadın” ve “erkek” olmalarına göre bireylere farklı sorumluluklar yüklemiş, toplum da bunu kültürel bir özellik olarak hafızasına ve yaşayışına kaydetmiştir. Yani “adalet” temel ilke olmuş, adalet ilkesi üzerinden mağduriyetlerin oluşmasına izin verilmemiş veya mağduriyet yaşanmaması için çaba sarf edilmiştir. Buna rağmen söz konusu ayrışmada bazen taraflardan/cinslerden birisinin diğerine göre mağduriyeti söz konusu olabilir mi? Olabilir; olmuştur ve hatta olmaktadır da. Çünkü söz konusu rol ve sorumlulukların hepsi belirli şartların ürünüdür. Rol ve sorumluluklarda ayrışmayı belirleyen şartlar bir tarafı daha avantajlı veya öbür tarafı daha dezavantajlı kılabilmiştir. Ayrıca şartların değişmesi rol ve sorumlulukları değiştirebilir.

Şartlar değiştiği hâlde rol ve sorumluluklar değişmemişse bu sefer de başka bazı avantaj veya dezavantajlardan bahsedilebilir. Veya yine söz konusu rol ve sorumluluklar oluşturulurken, bu oluşumda belirleyici olan taraf kendi lehine olabilecek bazı tercihleri işin içine katmış olabilmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen öncelikli ve önemli olan toplumsal hayatın tüm katmanlarında işlerin yürütülmesi, hayatın sürdürülebilmesi bir ayrışmayı gerektirmektedir ve bu ayrışma duruma göre yaş, cins, fiziksel özellik, zihinsel potansiyel, el becerisi, yetenek…. gibi özellik ve imkanlara göre şekillenmektedir. Her şeye rağmen açık ve kesin olan husus özellikle işbölümündeki “eşitlik”in çoğu durumda hayalden başka bir anlama gelmiyor olmasıdır; söz konusu “eşitlik” ne doğayla ve doğal olanla, ne de bireysel ve toplumsal gerçeklikle örtüşmektedir.

Tekrar “eşitsizliğin” yol açtığı veya açabileceği problem veya mağduriyetlere dönerek, özellikle de “cinsiyet” merkezli ayrışmadan hareketle sormak gerekirse; “Toplumsal ilişkiler bağlamında değerlendirildiğinde bazen veya görece sürekli sayılabilecek bir şekilde kadın erkeğe göre edilgen bir konumda olmuş mudur?” Bu konuda tarihsel tespitlerimiz “olmuştur ve olmaktadır” şeklindedir. Bu ise bazı mağduriyetlere yol açmış ve açmaktadır. Örneğin bugünün dünyasında ücretli olarak bir işte çalışan kadının hem bu iş hayatının zorluklarını ve hem de geleneksel kadın rolünün gerektirdiği sorumlulukları üstlenmesi bir problemdir. Esasen basit bir araştırmayla bile kolaylıkla tespit edileceği üzere “toplumsal cinsiyet” bağlamında yaşanan problemler sadece bugünün değil, tüm zamanların problemi ve konusudur. Böyle olduğu içindir ki dinler, yasalar, siyaset kurumu farklı zamanlarda ve farklı toplumlarda söz konusu alanda açığa çıkan problemlere müdahale etmiş, mağduriyeti yok etmeye veya mümkün olduğunca en düşük düzeyine indirmeye çalışmışlardır. Öyle ise yapılması gereken, söz konusu mağduriyeti mümkünse yok etmek veya hiç değilse en düşük düzeyine düşürmek için çaba sarf etmektir. Bu çabanın kapsamının ve etkisinin yaşanan mağduriyetlerin kapsamına göre gerçekleştirilmesi gerektiği ise açıktır.

Ancak günümüzde durum farklı işliyor; işletiliyor. “Toplumsal cinsiyet bağlamında tarihsel/kültürel olarak süregelmekte olan problemler neler?”, “Bu problemlerin sebepleri ve yol açtığı mağduriyetler neler?”, “Bireysel ve toplumsal açıdan yaşam koşullarının değişmesine bağlı olarak açığa çıkan yeni problemler neler?”, “İnsanların bireysel ve toplumsal açıdan birlikte yaşamalarının aksayan tarafları neler?”, “Başta aile kurumu olmak üzere toplumsal kurumlarda açığa çıkan yeni problemler neler?”... gibi soruların cevapları aranmadan mutlak bir anlayışla problemlerin çözümünü dile getiren cevap veriliyor: “Eşitlik”. Konu tartışmaya bile açılmıyor. Önerilen çözüm üzerinde görüş dile getirilmesine izin bile verilmiyor.  Hâlbuki “eşitlik”, insanı “akıl tutulmasına” uğratmış modern zihniyetin, insanlığın kadim olan “adalet” ilkesi yerine inşa ettiği ve gerçekleştirdiği son derece başarılı bir illüzyon ile oldukça sevimli göstermeyi başardığı anlayışlardan birisidir. “Eşitliğin” mahiyetini anlamadan, “eşitliğin” insan ile ilgili alanlarda ve konularda yol açtığı veya açabileceği problemleri tespit etmeden gerçekleştirilecek tüm eşitlemeler her zaman çok daha kapsamlı ve derinlikli problemlere gebedir. Çünkü ilkesel olarak eşitlik muhakkak bir mağdur üreten/üretebilecek bir ilkedir. Zira “eşitlik” ilkesi gereği ya bir kesim diğer kesime eşitlenmektedir: yani bir taraf temel alınırken, diğer taraf edilgen konuma oturtulmakta ve değiştirilip dönüştürülmektedir. Ya da teorik olarak oluşturulmuş bir “eşitlik” paydasında tüm taraflar değiştirilip dönüştürülmektedir. Bu da problemler oluşturur ve oluşturmaktadır. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” bu durumun en güncel örneklerinden sadece birisidir. Bir teze göre kadın erkeğe eşitlenmekte, bir başka teze göre hem kadın ve hem de erkek sanal bir zeminde eşitlenmektedir. Birincisinde değiştirilen kadın, ikincisinde ise hem kadın ve hem de erkektir. Birincisinde (problemli olsa bile) yapı sökümüne uğratılmış kadın, ikincisinde ise yapı sökümüne uğratılmış erkek ve kadın ile karşılaşılmaktadır.

Elbette ki yukarıda bahis konusu edildiği sebeplerden dolayı “kadın” veya “erkek” ve özellikle de “kadın” açısından mevcut geleneksel yapının her şeyi ile ve tamamen “iyi” “doğal”, “adil”, “doğru”, “olması gereken” olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Fakat “toplumsal cinsiyet eşitliği” her şeyi buharlaştırıp, katı olan hiçbir şey bırakmıyor. Ortalık her erkeği cani görecek kadar tüm erkeklere olumsuz bir gözle bakan kadınlarla veya her kadını erkeğin potansiyel düşmanı gören erkeklerle doluyor. Şu ana kadar uygulanan kısmıyla bile “toplumsal cinsiyet eşitliği” mevcut problemleri çözmüyor; onları yok sayıyor ve yeni yahut daha şiddetli problemler oluşturuyor. “Eşitlik” öncelikle süregelmekte olan toplumsal işleyişi; toplumsal kurumların işlevlerini etkiliyor ve hatta kurumları yapısal olarak dağılmanın eşiğine getiriyor. Aile bu konuda en önemli örneklerden birisidir. “Farklı olmanın” yol açtığı problemleri çözmek için önerilen “eşitlik” çok daha büyük problemlerin sebebi olmaktadır. Herhâlde olması gereken belirli bir aşamaya göre “problemleri” doğal kabul etmek, fakat ideal anlamda problemsiz bir hayatın inşası için çaba sarf etmektir. Fakat bu süreçte olmaması gereken şey “eşitliktir”;  çünkü o çok daha büyük problemlere yol açmaktadır, açacaktır.

 

Toplumsal Cinsiyet, Kadına Şiddet ve Cinsel İstismar Kargaşası

 “Toplumsal cinsiyet” rol ve sorumluluklarının yol açtığı ve açabileceği problemler bağlamında söylenebilecek olanlar özü itibarıyla bu ifade edilenlerle sınırlıdır. Ancak “toplumsal cinsiyet” konusu bugünün Türkiye’sinde oldukça farklı anlamlar yüklenerek hiçbir şekilde alakası olmayan konularla irtibatlı hâle getirilmektedir. Hatta daha da önemlisi bazı bireysel ve toplumsal problemlerin sebebi olarak gösterilmektedir. Doğrudan veya dolaylı bir şekilde ilgisi olmadığı hâlde toplumsal cinsiyet ile irtibatlı hâle getirilen konular arasında özellikle “kadına yönelik şiddet” ve “cinsel istismar” vardır.

Özü itibarıyla “kadına yönelik şiddet” veya “cinsel istismar” bir kişilik problemidir; çözümü muhakkak gereklidir. Problemin çözümü için her türlü yasal düzenlemenin yapılması zorunlu olduğu gibi; eğitim kurumu başta olmak üzere farklı kurum ve kuruluşların da konuya yönelik girişimlerin önemli birer aracı olarak kullanılması gerekmektedir. Ancak tüm bunlardan önce “şiddet” veya “istismar” denen şeyin açık ve seçik olarak tanımlanması gerekmektedir; eğer yapılabiliyorsa veya yapılabildiği kadarıyla. Çünkü örneğin “şiddet” (örnek olarak fiziksel şiddet dikkate alınarak ifade etmek gerekirse) tamamıyla denecek düzeyde algıya ait bir durumdur. Yani fiziksel bir müdahalenin “şiddet” olup-olmamasını, o eylemin fiziksel sebep ve sonucu değil, amacı belirlemektedir. Bunu biraz daha açmak gerekirse; bir kişinin bedenine verilmiş fiziksel bir zarar, o zarara yol açan eylem ile değil, eylemin niyeti ile “şiddet” olmakta veya olmamaktadır. Kasıt olmaksızın; karşıdaki kişiye fiziksel bir zarar verme amacı taşımaksızın gerçekleşen bir eylem sonucunda açığa çıkan fiziksel zarar/etki taraflar açısından ve özellikle de “mağdur” açısından “şiddet” olarak anlam kazanmamaktadır.  Spor müsabakaları sırasında kasıt taşımaksızın gerçekleşen ve fiziksel bir mağduriyetle sonuçlanan girişimler böyledir. Bunun böyle olduğunu herkes bilmektedir.

Ancak ilginçtir, kadın-erkek arasındaki her türlü tutum veya davranış niyete bakılmaksızın çok kolaylıkla şiddet kategorisine dâhil edilmekte ve eğer “mağdur” taraf kadın ise bu durum “erkek şiddeti” olarak yasal bir konu hâline getirilmektedir. Çok daha önemlisi kadınlar, kocalarının kendilerine yönelik fiziksel her türlü davranışını kolaylıkla ve hatta hiç tereddüt etmeksizin “şiddet” kategorisine dâhil etmeye teşvik edilmektedirler. Değerlendirmede niyet/kasıt faktörü yok sayılmaktadır. Niyetin niteliğini bilecek olanın “mağdur”dur.  Fakat “mağdur” son derece sofistike girişimlerle bir “akıl tutulmasına” uğratılarak, kocası bağlamında gerçekleşen her durumu/davranışı “şiddet” olarak değerlendirmeye zorlanmaktadır. Bir adım ötesi ve daha da korkuncu ise yargının, herhangi bir kişinin telefon ihbarını dahi delil kabul ederek ve üstelik “mağdur” olduğu ifade edilen kişinin itirazlarına rağmen ihbarın konusu olan kadını “şiddet mağduru” olarak nitelemesi ve kocasını “suçlu” kabul etmesidir.

Konuya ilişkin yasal süreç bireysel ilişkileri de aşarak doğrudan aile kurumunun işleyişine zarar veren bir girişimin gereği olarak işlemektedir. Bu bağlamda 13 Mart 2012 tarihinde ilk kez Türkiye tarafından onaylanan “İstanbul Sözleşmesi” ve takiben 20 Martta yürürlüğe konulan 6284 sayılı yasa “problemi” çözmemiş, problemi büyütmüştür. Nicelik olarak “kadına yönelik şiddet” suçu” arttığı gibi, niteliği de ağırlaşmıştır. Zira olağan/süregelmekte olan ilişkilerde “şiddet” kabul edilmeyen şeylerin “şiddet” kapsamına dâhil edilmesi “şiddet suçunu” sayısal olarak artırırken; “şiddet” uygulamadığı hâlde şiddet faili olduğu iddiasına bağlı olarak uğradığı yasal mağduriyet erkeklerden bazılarını gerçek anlamda şiddete yönelmektedir. Çok kolaylıkla, erkeğin potansiyel şiddet eğilimi cinayete uzanan bir duruma evrilebilmektedir. Yasa örneğin tokat veya tekme fiilinin önüne geçemediği gibi, ağır yaralama ve hatta cinayete uzanan bir yolun açılmasına vesile olmaktadır. Hâlbuki yasal düzenlemelerin amacı problem çözmek olmalıydı.

Bu bağlamda “çocuklara yönelik cinsel istismar” da çok önemli problem alanlarından birisidir. Kitle iletişim araçlarına yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla “çocuklara yönelik cinsel istismar” bağlamında çok ağır mağduriyetler yaşanmaktadır. Daha da önemlisi yaşananlar yaşanacakların küçük bir işaretidir. Fakat toplum tehlikenin hâlâ farkında değildir. Bu sebeple de konu bağlamında bir gündemi bulunmamaktadır. Ancak “çocuklara yönelik cinsel istismar” ile ilgili inşa edilen anlayışın ve bu anlayış doğrultusunda gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin ne tür toplumsal, kültürel ve bireysel mağduriyetlere yol açacağını anlamak için özel ve derinlikli araştırmalara ve analizlere gerek bile yoktur. Bunun sebebi toplumsal/kültürel kabul ve alışkanlıklar ile konu ile irtibatlı yasal düzenlemelerin çatışmasıdır. Gerek “kadına yönelik şiddet” bağlamında gerçekleştirilen yasal düzenlemeler ve gerekse genel anlamda “cinsel istismar” özel olarak da “çocuğa yönelik cinsel istismar” konusunda gerçekleştirilen yasal düzenlemeler yapılırken toplumun geleneksel değerleri/alışkanlıkları hiçbir şekilde dikkate alınmamış, hatta daha da önemlisi son derece masum veya kayda değer bir problem sayılamayacak şeyler dahi “suç” kapsamında değerlendirilmiştir. Bu durumun hâlihazırda gazetelerin 3. sayfasına yansıyan olaylara dönüşmüş, somut örnekleri sayısı gittikçe artar bir şekilde gündeme gelmeye başlamıştır.  

Maalesef çocukları, kadınları veya erkekleri cinsel anlamda istismar eden veya edecek “sapkınlar” her zaman var olmuştur ve olacaktır da. Söz konusu istismar en hafifiyle “dokunma” şeklinde gerçekleşmektedir. Bu “dokunma” durumu önemlidir. Çünkü geleneksel olarak bir çocuğu yanağını veya başını okşayarak sevmek gibi davranışlar toplumumuzun kültürel kodlarında yaygın ve güçlü olarak yer almaktadır. Buna karşılık önemli olanın “niyet” olduğu unutularak gerçekleştirilen yasal düzenlemeler, tanımadığı birisinin başına değen elini “istismar” olarak değerlendirmeye şartlandırılmış küçük bir çocuğun iddiasını yasal takibata konu hâline getirmeye yetmektedir. Tabii ki kişi eğer daha önce bir toplumsal linçe kurban gitmemişse. Bazı kitle iletişim araçlarının bir genelleştirme yaparak her dokunmayı “sapkın”  niyetler taşıyan bir eylem olarak algılanmasını sağlamaları, büyük-küçük arasındaki geleneksel sevgi gösterilerinin tamamını “sapkınlık” olarak nitelemeye yönelik bir anlayışın yoğun bir şekilde topluma pompalanması, yaşanmakta veya yaşanacak problemleri çözmemektedir. Bu gidişatta, tüm “yabancıları” hatta birinci dereceden “aile bireylerini” “sapık” olarak nitelemeye yol açabilecek bir süreç başlatılmış bulunulmaktadır.  

 

Sonuç

Gelinen mevcut toplumsal ve yasal aşamada muhakkak dikkate alınması ve gereğine uygun tutum ve tavır sergilenmesi gereken birkaç husus vardır:

1- “Toplumsal cinsiyet” ile “kadına yönelik şiddet” birbiriyle doğrudan ilişikli durumlar değildir. “Kadına yönelik şiddetin” hiçbir şekilde sebebi “toplumsal cinsiyet” olarak değerlendirilemez. “Toplumsal cinsiyet” toplumsal hayatın zorunlu bir gereğidir. “Kadına yönelik şiddet” ise bir kişilik problemidir.

2- “Toplumsal cinsiyetin” sebep olduğu problemlerin sıfırlanması veya azaltılmasının yöntemi “toplumsal cinsiyet eşitliği” değildir; “toplumsal cinsiyet eşitliği” çok daha büyük problemlere yol açabilecek bir ütopya, hatta daha önemlisi bireysel ve toplumsal gerçeklikle çatışan bir anlayıştır. 

3- “Kadına yönelik şiddetin” önlenmesiyle ilgili yasal düzenlemeler “şiddet olmayan” eylemleri “şiddet” kategorisine dâhil ederek “şiddet olmayan” eylemlerin de gerçekten “şiddet” hâline dönüşmesini sağladığı gibi, mevcut şiddetin dozajını daha da artırmaktadır.  Toplumsal/kültürel gerçeklik dikkate alınarak yasal düzenlemelerin yapılması her konuda önemli olduğu gibi, toplumun temel taşı olan aileyi ilgilendiren konular da çok daha büyük öneme sahiptir. Zira “kadına yönelik şiddet” konusunda yapılan yasal düzenlemelerin işleyiş mantığı, karı-kocayı birbirlerinin rakibi ve hatta hasımı görme anlayışına göre işlemektedir.

4- “Kadına yönelik şiddetin” gerçekten mağduru kadınların korunması amacıyla verilen erkeği evden uzaklaştırma cezası, kadını korumadığı gibi, ailenin de dağılmasına yol açmaktadır. Geleneksel/kültürel/dini referansları olan başka tedbirlerin uygulamaya konulması zorunluluğu vardır. Mevcut cezalandırma biçimi toplumsal gerçeklikle ve geleneksel anlayışlarla çatışma hâlindedir. Bu da problemi çözmemekte, probleminin daha da ağırlaşmasına sebep olmaktadır.

5- “Şiddet”te de “cinsel istismar”da da niyet önemli ve temel belirleyicidir. Elbette ki bazı durumlarda niyetleri net şekilde belirlemek mümkün olmayabilir. Bu sebeple niyeti tamamen devre dışı bırakarak “şiddet” veya “istismar”ın anlam alanını büyütmek çok daha ciddi düzeyde bireysel ve toplumsal problemlere yol açacaktır.

6- “Şiddet” ve “istismarın” açık-seçik tanımlanmaması ve toplumsal/geleneksel özelliklerin dikkate alınmaması özelde aile kurumunun, genelde ise toplumsal uyum ve dengenin kaybedilmesine yol açacak niteliktedir.

7- Toplumsal/geleneksel gerçeklikleri göz ardı ederek gerçekleştirilen “yasa ithali” zihniyeti derhal terk edilmelidir.