Faruk Beşer'in Yenişafak gazetesindeki yazısı...

Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren delillere ‘âyet’ (ç: âyât) denir. Âyet, tıpkı trafik işaretleri gibi, size gerçeği gösteren sembollerdir ve kevnî ayetler bütün dillerin ve milletlerin ortak kelimeleridirler. Âyet kelimesi Kur'an-ı Kerim’de üç yüzden fazla yerde geçer. Ayrıca mucizelere de, Kuranı Kerim’in her bir cümlesine de ayet denir.

Allah Kur'an-ı Kerim’de çoğu yerde ayetleri tasrif, tebyîn ve tafsil ettiğini söyler. Tasrîf, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, ya da bir şeyi bir başkasıyla değiştirmektir. Tebyîn, beyan kelimesinden gelir, bir şeyi ayan beyan görülecek halde açık seçik kılmaktır. Tafsîl ise fasıla kelimesinden gelir ve bir şeyi diğerinden ayırarak her birinin başlı başına görülür ve fark edilir kılınmasıdır.

Bu üç kavramla Allah’ın bize anlattığı şey şu olmalıdır: Biz inanmanızı sağlayacak ayetleri her duruma, her bilgi ve anlayış seviyesine göre ve her yönüyle verdik, gösterdik ve açıkladık. Artık hiçbir kimsenin inanmama mazereti kalmamıştır. Buna rağmen inanmamanın, aklını hiç kullanmamak, ya da inanmamaya kesin karar vermekten başka sebebi yoktur. Birincisi insanı hayvanlardan aşağı bir derekeye indirir, ikincisi ise şeytanlaştırır, onun gibi inadına yenik düşürür.

Kur'an-ı Kerim bu ayetlerden söz ederken insanların bilgi ve akıl derecelerine de işaret eder ve her bir kademeye farklı ayetler sunar. İnsanları kendi bedenlerine, yaratılışlarına, dillerinin ve renklerinin farklılığına, dağlara, semalara, yıldızlara, güneşe ve aya, yağmura, bitkilere, denizlere, rüzgâra, yeryüzüne, gecenin ve gündüzün oluşumuna, deveye, hayvanlara ve onların yararlarına bakmaya ve bunları anlamaya çağırır. Böylece hiçbir seviye, hiçbir akıl düzeyi ve her bir insanın hiçbir farklı pozisyonu ayetsiz ve delilsiz kalmamış olur. Tıpkı çöldeki bedeviye, "Rabbini nereden biliyorsun?" diye sorduklarında verdiği cevap gibi: Kumlardaki izler birinin geçtiğine, deve dışkısı devenin varlığına işaret eder de, burçlarla dolu gökyüzü, yollarla dolu yeryüzü, dalgalarla dolu denizler duyan ve gören bir yaratıcıya işaret etmez mi?

Kur'an-ı Kerim bu farklı farklı ayetleri sayarken her bir ayet grubundan sonra idrak seviyelerini zikreder. Mesela, ‘bunda nühye/akıl sahipleri için ayetler vardır’ der (20/54). Aslında akıl bir cevher değil, anlama eyleminin bir boyutudur. Onun için Kur'an-ı Kerim’de ‘akıl’ diye isim olarak geçmez.

Başka bir yerde, ‘bunda mütevessimler için ayetler vardır’ der (15/75). Mütevessim, visamları yani çok ince işaret ve belirtileri dahi okuyabilendir. ‘Sîma’ kelimesinden gelir. Mesela insanı o simasından dahi tanıyabilir. Firaset, basiret ve fetanet kelimeleriyle de anlatılır. Bunların her biri de Allah’a kullukla gelişip hassaslaşan duygu ve hissedişlerdir.

Mesela soyut olaylara değinilir ve ‘bunlarda yakîn bilgisine sahip olanlar için ayetler vardır’ denir (2/118). Tabiattaki oluşumlardan söz edilir ve ‘bunlarda akledenler için ayetler vardır’ (2/164) denir. Başka değişik ayetler zikredilir ve bunlarda ‘tefekkür edenler için’ (2/219), ‘bilgili olanlar için’ (6/97), ‘fıkhedenler, yani ince kavrayışa sahip olanlar için’ (6/98), ‘iman edenler için’ (6/99), ‘tezekkür edenler için’ (6/126), ‘şükredenler için’ (7/58), ‘takvalı olanlar için’ (10/6), ‘dinleyenler için’ (10/67), ‘çok sabırlı ve çok şükürlü olanlar için’ (14/5), ‘âlimler için’ (30/22) ayetler vardır denir. Kısaca ayetler kadar da onları anlama seviye ve imkânları bulunmaktadır. Şairin dediği gibi:

Bir Kitâbullâh-ı âzâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah’a çıkar.

Yazının devamını okumak için…