Müsvedde kılıklı işgüzarların eline geçirdiği ruh âyinesi paslanmaya yüz tuttu. Teslim aldılar iplerimizi, keyiflerince sallayıp oynatırlar insan kuklalarını.  Dejenere kalıplara konuldu müstesna fikirleri olanlar. Yine çıplak kalan ruhumuza potluk yapan elbiseyi bize layık gördüler.

Boşuna demir attık susuzlukta boğulan sessiz denize. Gözümüz ufuklara misafir olan yıldızlara takılı kaldı. Kuklalar sardı etrafımızı, bir de kalemine her satır başında takla attıran. Birbirinin kopyası düşüncelerle oyalandı, yazılı sözün sevdalıları.

Tepkisizliğe uğrama endişesi taşıyor kelimelerle temsil edilen sırdaş duygular. Şiirin arka bahçesinde yetişen gülleri yalnızlığa terk etti cehlin bekçisi. Mısralar arasında kopukluk yaşandı. Ve ey insan! Kukla olma ve kendin olma arasında kaç seferin var daha? Yabancısı olduğun yükleri sırtında kambur gibi taşıyarak hangi menzile varacak yolun?

İnsanın kuklasına, kalemin taklasına gelmişiz. İsli cehalete kurban verdik bilginin talihsiz gücünü. Kurtlar kemirdi kitap harflerini, ekrana döndü ısrarla yüzler. O ışıkla kararttık gönül camını, numarası büyüdü miyopların. Boyutlara hücumda ısrarlı, görselliği içine sindirip okumaya üşenen güruh. Sönmeye ramak kalan mumun loş aydınlığında dirsek çürütenlere özür beyânında bulunmak lazım gelir. Verilen emeğe saygının işareti önce yazılanı okumak, ardından takdir ederek, yazılmayanı aramak için okumaktır. Kalemi kuşanan el, takla atmadan amacına ulaşabilir. Sözünü ettiğimiz insanoğlu da ipini kimsenin eline vermez, kukla gibi oynatılmamak için diyelim.