Tarih boyunca yaşam sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulmuştur. Ödül-ceza kavramları gibi herşeyin bir sebebi ve bu sebebin akabinde ortaya çıkan sonuçları vardır. Tarihi olayların analizinde ise bu vazgeçilmez bir kurgudur.

Pek çok tarihi olayı,savaşları,sorunları,tercihleri,inkılapları sebeplere ve sonuçlar olarak işleriz. Özellikle bunu eğitim sistemimizde savaşlarda çokça görmek oldukça mümkün.

Bugün burada İstanbul’un fethinin pek de konuşulmayan ve hatta düşünülmeyen sebeplerini sorgulamak istiyorum. Sonucu tartışmaya çok da gerek yok aslında. Bugün üzerinde oturup,kıymetini bilemediğimiz, layığıyla yaşamayıp hatırasını çiğnediğimiz bu kutsal topraklar, bu fethin zaten en yalın sonucu.

Ben söylediğim gibi sebeplere dönmek istiyorum. Nedir İstanbul’un fethinin sebepleri??

Genellikle bu konu 3 kısma ayrılıyor bizim müfredatlarda. Siyasi,ekonomik ve dini sebepler..

Siyasi sebepler malum; Entrikalar çeviren, arkadan vurmaya kalkan, topraklar arasına sıkışıp kalmış bir çiban Bizans..

Ekonomik sebepler daima klasik; Ticaret yollarının hakimiyeti, Boğazların tam teşekküllü kontrolü ve karadenizden akdenize giden ticaret yollarında söz sahibi olma..

Dini sebep ise aslında en popüler olan nokta diyebiliriz; Resulullah’ın İstanbul hakkında söylediği rivayet edilen hadis..

Bütün bunlar çok kısa, çok yalın haliyle İstanbul’un sebepleri.. Yani bizlere anlatılan sebepler aslında!

Ben başka bir yönünü konuşmak istiyorum burada, insani sebeplerini..

Tüm bu yukarda saydığımız sebepler İstanbul’un fethedilmesini gerektiren,teşvik eden veya tahrik eden sebepler.. Ancak öyle bir nokta var ki düşünülmeye değer..

Şimdi buraya bir parantez açıyorum ve Fatih Sultan Mehmet’ten bahsetmek istiyorum biraz.

Bugün kimi insanların, ‘’Benim atam Fatih’tir’’ diyecek kadar ileri götürdükleri bir sevgi ve saygıya mazhar olan bu Osmanlı padişahı kimdir?? Kimilerinin zannettiği gibi robot mudur? İnsani duygulardan yoksun mudur?

Muhakkak ki cevap hayır olacaktır. Sultan Mehmet’te senin benim gibi insandır neticede.. Yaradılanın yaradılana tek üstünlüğü takva noktası ise kim kimi ne kadar bilebilir ki aslında..

Sultan Mehmet, babası Sultan Murat’ın tahtı 1444 yılında bırakmasıyla birlikte henüz 12 yaşındayken kendini padişah bulmuş bir genç şehzadedir o gün için. Sultan Murat kendince aldığı önlemlerle devletin güvenliğini tesis etmiş ve yaptığı barış anlaşmalarına da güvenerek Manisa’ya inzivaya çekilmeyi tercih etmiştir. Ancak devlet bürokrasisi bu konuda onunla hem fikir değildir. 12 yaşında bir padişah mı olur derler, bizi bu çocuk nasıl idare edecek derler, koskoca şanlı Murat dururken bu bebe koca toprakları mı yönetecek derler.. Derler de derler.. Kendilerince haklılardır da, bilemezler Mehmet’in ufkunun vardığı noktayı..

Sözü çok uzatmadan türlü türlü baskılarla, bozulan barış ortamını bahane ederek,halen sadakati Murat’a sürdürerek 12 yaşındaki genç sultanı tahtından ederler ve tekrar Sultan Murat’ı tahta çıkarırlar.

 

Bugün dünyada Rotschild,Rockefeller aileleri neredeyse o gün Osmanlı toplumunda Çandarlı sülalesi oradadır desek çok da yanlış olmaz kanaatindeyim. O yüzden dönemin şanlı Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa’nın bu taht değişikliğinde ki etkisini de atlamamak gerekir.

Şimdi düşünmeye başlayalım.Belki çocuğumuzdan,belki yiğenimizden, eşimizden dostumuzdan çevremizden… 12 yaşında bir çocuk hayal edelim.. Ama öyle bir çocuk ki devrinin en kaliteli eğitimi, en kaliteli hocalarından alan, sadece ilmi ve askeri olarak da değil ahlaki olarak da yüksek seviyede donatılan bir çocuk.. Kimi zaman aşırı haylaz, kimi zaman hocalarına, ‘’Ben padişah oğluyum,sen bana kızamazsın’’ diye tehdit edecek kadar büyümüş de küçülmüş bir çocuk..

Gururu incinmiş, onuru ayaklar altına alınmış.. Sen çocuksun ne anlarsın denilmiş ve Devleti Ali Osman’ın tahtından edilmiş bir çocuk..

Sen çocuksun ne anlarsın diye çevrenizdeki bir çocuğa ufak bir konuda çıkışın bakalım ve takındığı tavrı izleyin..

Ve bu çocuk 19 yaşında babası Sultan Murat’ın vefatıyla kesin olarak yeniden tahta çıkıyor. Herkesin aklında o 7 sene önceki tablo var. İstanbul’dan çıkartıldığı,tahttan indiriliği ve Manisa’ya gönderildiği tablo!

Kendinizi o duruma koyun.. Başkası düşünmese bile kendi kendimize bir çoğumuz paranoyaklaşmaz mıyız?? Bir hatan yok,bir kabahatin yok ama bir başarısızlık var bir kayıp var.. Evet 12 yaşındaki çocuk büyümüş genç delikanlı olmuş ama o tablo,o aciz görüntü kafalardan silinmemiş.

Devlet erkanıda böyle düşünüyor. Bir kere indirdik, istediğimizi gene yaptırırız, istersek gene indirir gene kaldırırız diye hayıflanıyor.. Kaldı ki yakın zamandan kendi oğlu Sultan 2. Bayezid buna örnek.. Uzak zamandan Sultan Mehmet Reşat buna örnek.. Bunlar bürokrasinin elinde kukla olan padişahlar tabiri caizse..

Az çok çizmek istediğim portre anlaşıldı kanaatindeyim ancak ifade edelim hep birlikle.

Lider dediğin karizmatik olur. Bu su götürmez bir gerçektir. Lider ciddi bir karizma,şan,nam ve ün sahibi olmalıdır. Otoriterliğin, söz sahibi olmanın öncül adımı budur. Otoriteyi ele almak zordur ancak kaybetmek çok kolaydır. Sultan Mehmet ise maça 1-0 zaten yenik başlamıştır. Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig eserinde çok önemli bir lider tanımı yapmaktadır. Kim bilir belki de benim liderlik esin kaynağım olan bu eseri, atam Sultan Mehmet’te okumuştur!

Sultan Mehmet’in daha önce yapılmamış daha doğrusu denenmiş ama başarılamamış bir şey yapması gerekmektedir. Öyle bir şey olmalıdır ki bu, üzerindeki şüpheci bakışları bertaraf edecek ve top yekün biat edilmesini sağlayacak bir şey olmalıdır. Bu öyle bir şey olmalıdır ki, işin dini yönü de milli yönü de aynı oranda önem arz etmelidir.

Sıradan başarı yetmez. Çağ açıp kapatmak gereklidir ki, o 12 yaşındaki çocuk hafızalardan silinsin. Aslanın artık yavru aslan olmadığı, ormanların kralı olduğunu ispat etme vaktidir. Aslında bu çözüm çok uzakta değildir Fatih için. Sadece atasının deneyip başaramadığı değil, kimsenin başaramadığı, kimse başaramaz dediği bir şeyi yapmalıdır.

Bundandır ki kuşatmanın sürdüğü o sancılı 53 günden birinde ‘’ Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni’’ diyerek atını sulara sürmüştür Fatih. Çünkü bilir ki başarısızlık hakkı yoktur.

Olmak veya olmamak meselesidir aslında bu fetih. Ama Fatih zaten bu fetih olmazsa ‘’olamayacağını’’ bilmektedir. Liderlik ispat işidir ve ispatın başı rüştünü ispat etmek ile başlar. Evet taht,mülk baba mirasıdır ancak seni sen yapan ise ortaya koyduğun kendi iradendir.

Kimsenin konuşmadığı veya göz ardı ettiği sebep işte budur. Bana sorarsanız en önemlisidir hatta. Liderlik karizma ister ve bu karizma daha önce başarılamayan bir şeyi başarmak ile oldukça mümkündür. Fatihi insani duygulardan yoksun görmek, onu metalaştırmak ise doğru değildir.

Fatih’in de şahsi arzuları vardır,hayalleri vardır,hırsları vardır. Bunları konuşmak,düşünmek ayıp değildir. Hatta bundandır ki fetih sonrası Ayasofya’yı kendi ganimeti olarak belirlemiştir.

Neticede Sultan Mehmet bir peygamber değildir. Kaldı ki peygamber dahi duygulardan yoksun değildir. Öyle olmuş olsa resulullahın hayatından bir seneyi ‘’Hüzün Yılı’’ olarak anlatmak hangi gerekçe ile açıklanabilir ki?

Padişahları metalaştırmak daha da kötüsü Allah korusun ilahlaştırmak doğru bir tavır değildir. Onları da değerlendirirken hisleri ve hırsları olabileceğini hatırlamak en doğru analizin başlangıcı olacaktır.

Cezzar