Asırları boyu Ramazan gecelerinde minarelerin arasını şenlendiren mahyalar, günümüz sanatçıları tarafından yeniden tasarlandı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın düzenlediği mahya yarışmasında dereceye giren tasarımlar, Yenicami Hünkar Kasrı'nda sergiye çıktı.
 
 
Fatih Camii müezzini Hattat Hafız Kefeli Ahmet, son derece sanatkârâne bir çevre işleyerek zamanın padişahı Sultan I. Ahmet'e hediye eder. Padişah, Hafız Ahmet'in çevre üzerine işlediği hatları ve nakışları o kadar beğenir ki bunların iki minare arasında gösterilmesini ister. Bu istek bir padişah emridir ve elbette ki yerine getirilmelidir. Böylece 1617 Ramazanı'nda Sultanahmet Camii minareleri arasında ilk mahya kurulmuş olur. Şehirlerin elektirikle aydınlatılmadığı o günlerde karanlık gökyüzünde yıldızlarla yazılmış gibi duran mahya çok sevilir. Bir gelenek olarak önce İstanbul'a yayılır, ardından Bursa ve Edirne camilerine gider. İşte o günlerden bugüne önceleri yağ kandiliyle, ardından ampullerle 400 yıldan beri kesintisiz yaşayan nurlu gelenek ramazanlarda artık çok farklı yorumlarla camileri süsleyecek. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği projeleri kapsamında ekim ayında sonuçlanan 'Mahya Tasarım Yarışması', gelenekle teknolojiyi çağdaş formlarda bir araya getirdi. Yarışmada dereceye girenler geçtiğimiz çarşamba günü Yenicami Hünkar Kasrı'nda düzenlenen bir törenle ödüllendirildi. Ödül töreninde dereceye giren tasarımların yer aldığı serginin açılışı da yapıldı.
 
Mahyaların da kendine mahsus bir dili var elbette. Kadim zamanlarda Ramazan'ın ilk gecesi 'Besmele', on beş gün boyunca Arapça hadisler ve ayetler görülmeye başlarmış minareler arasında. Son on beş günde ise yazıların yerini resimler alırmış. Yandan çarklı vapur, lale, gül, fıskiye, köprü, toplar, şadırvan, baklava dilimleri, kız kulesi, tramvay... Birbirinden alakasız görünse de bu semboller, kültür olarak şekle şemale bürünmüş sonra ziya bulmuş parlamış, iki minare arasında yerini almış mahya olmuş. Kimi mahyalar hareketliymiş. Söz gelimi iki minare arasına Galata Köprüsü yerleştirilir, altında kayıklar gidip gelirmiş. Bazı camilerde ise minareler aleminden şerefesine kadar kandillerle kaplanır, o zaman kullanılan tabiriyle minareye kaftan giydirilirmiş. Bazen de cemaat teravihten dağılırken minareden aşağıya sarkan ipten ışıl ışıl yanan bir kandil kaydırılırmış. Buna da minareden uçurtma uçurma denilirmiş. Hareketli makaralar, ip, cam kandil, zeytinyağı ve fitilden oluşan bir düzenekte üstelik kar, yağmur, rüzgar altında bunları gerçekleştirmenin her babayiğidin harcı olmadığını söylemeye gerek yok herhalde.
 
2010 Ajansı'nın yarışmasında ilk beşe giren tasarımlarda ise mimarların imzaları ağırlıkta. Günümüz mimarları, tam 400 yıllık bir geleneği günümüz teknolojisine uygulayıp farklı yorumlar ortaya çıkardılar. Camileri süslemeden önce, bu tasarımları görmek isteyenler, pazar günleri hariç her gün 10.00-17.00 saatleri arasında yolunu Yenicami Hünkar Kasrı'na düşürmeli.
 
 
Ödüllü tasarımlar mimarlardan geldi
 
Birinci nur yağdırdı Birinciliğe layık görülen Mimar Hakan Karaman'ın tasarımı, camilerin üzerine nur yağıyormuş görüntüsü veriyor. Ziyaretçilerin hareketini algılayan ışık huzmesi, camiden içeri girenleri üstlerine yağıyormuşçasına selamlıyor.
 
Süleymaniye'den bir 'Selam' Sanatçı Canan Dağdelen, ikinci olan "Selâm" mahyasında kişisel bir çizgi kullanmış. Kubbeyi saracak yazıda tercih Süleymaniye Camii.
 
Minarenin dibinden de görebilirsiniz Mimar Burak Gür, üçüncü olan tasarımında minare yakınından bakanlar tarafından da rahat okunabilen bir alternatif üretmiş. Zinciri anımsatan tasarım, birliği, beraberliği sembolize ediyor.
 
Doğru açıyı bulana kadar bakın Dördüncü olan tasarım Seyfettin Kalaycıgil ile Selin Şentürk'e ait. Işıklar doğru açı bulunana kadar çeşitlilik gösteriyor.
 
İslam'daki sonsuzluğu anlatıyor Kaan Aşer, Seyit Ali Güzel ve Mete Aşer'in tasarımı beşinciliğe layık görüldü. Işıklı üç boyutlu soyut formlar, İslam'daki sonsuzluğu anlatıyor.
 
 
Zaman- Elif Kaya