Kadının rolleri erkeklerin rollerine kıyasla hep daha belirgindir, altı çizilidir tabiri caizse. Annelik, eşlik, gelinlik, kayınvalidelik, görümcelik, kız evlatlık… Bu yüzden her ne ile uğraşırlarsa uğraşsınlar o belirgin rolleri de hakkıyla yerine getirmedikleri sürece kendileri de etraflarındaki insanlar da mutlu olamazlar. Kendilerini çevrelerinden soyutlayamazlar. Bir kadın profesör de olsa çocuğunun altını değiştirir, kayınvalidesi geldiğinde ağırlar, akrabalarının düğünlerine katılır, hasta yakını varsa ilgilenir. Olması gereken de budur. Kadının aldığı eğitim, icra ettiği meslek, kazandığı para ve itibar onu her şeyiyle kadın olmaktan, insan olmaktan niçin soyutlasın ki?

Şimdi bir düşünün! Çevrenizde üniversite ve türevlerini bitirdiği için (kabaca okumuş bir kadın olduğu için), muteber bir sahada çalışıp para kazandığı için ev hayatını ve ev işlerini küçümseyen, eşiyle rekabet halinde olan, kadınların kendi aralarındaki toplantılarına burun kıvıran, misafire ikramda bulunmayı lüzumsuz kategorisine alan bayanları şöyle bir gözden geçirin. Evet! Böyle bir güruh var! Onlar için evde yemek yemek, evde pişirmek, misafir ağırlamak, akraba ile görüşmek, düğünlere derneklere, çeşitli akraba cemiyetlerine katılmak, konu komşu ziyaretinde bulunmak alaturkadır, basitlik ve gelişmemişlik göstergesidir. Vakit kaybıdır! Kendilerini anlatamadıkları, kendi üstün özelliklerinden bahsedilmediği hiçbir ortamı beğenmemek, her konuşmada insanların büyük çoğunluğunun cehaletinin altını çizmek, kendi uğraşları dışındaki tüm uğraşları “basit” addetmek, bilimsel olmayan her tür toplanmayı “dırdır ve dedikodu ortamı” var saymak, velhasıl hiçbir şekilde iyi insan ilişkileri geliştirmemek onların en belirgin özelliklerindendir.

Bu meşgul kadınlar, sıradan ve işe yaramaz kadınlarla aynı kategoride olmadıklarını belirtmek için sıklıkla vakitlerinin olmayışından, koşturmaktan nefes almaya bile hallerinin kalmayışından bahsettikleri gibi, üstün kapasitelerinden ve kafa yorgunluklarından da yakınmayı ihmal etmezler.  Doğrudur, bir kısmı gerçekten çok okur, kendini kitaplarla, dergilerle, seminerlerle geliştirir, mesleğinin de, aldığı eğitimin de hakkını verecek işler yapar. Ancak edindiği ilim, kendisinden başka kimseye fayda vermez. Onun tökezlediği ve kaybettiği nokta, hiç hesap etmediği bir alandır: insan ilişkileri. O çok yüce ilminden, görgü ve kültüründen, sürekli çalışan zihninden küçümsediği insanlar asla yararlanamaz. Buna müsaade etmez. O küçük insanlar, bu yüce kadınların konuştuğundan bir şey anlamaz ki? Onlar yemek tariflerinden, kazak örmekten, çoluk çocuğun derdinden bahsetmekten başka ne bilirler? Hele o kadınlar arası dini ve ilmi toplantılar! Deftere not almayı bile beceremeyen yaşlı başlı kadınların katıldığı, abuk sabuk sorular sorduğu o sıkıcı ve zaten anlatılanların hepsini bildikleri toplantılar…

“Biz ruhen temiz, kalben daha iyi, aklen daha zeki olduğumuzu kabul ederek kendimizi insanlardan ayırdığımız zaman yaptığımız şey hiç de önemli değildir. Çünkü kendimiz için en kolay ve rahat olan yolu seçmiş oluruz.

Gerçek büyüklük ise, insanların arasına karışmak, onların yanlışlarını, eksikliklerini ve zaaflarını-gücümüz yettiği nispette- hoşgörü ve şefkat ruhuyla dolu olarak karşılayıp, onları büyütebildiğimiz nispettedir, bizim büyüklüğümüz.”

Bu sözler bir âlime, bir müfessire, bir dava adamına ait: Üstat Seyyid Kutub’a. Bizler“Üstünlük ancak takvadadır.” diyen bir inancın mensupları olarak, ilmimiz ile kendimizi üstün görerek inandığımız değerlere ters düşmüyor muyuz? İlim öncelikli olmalı ancak yalnızlıktan bunalmış bir akrabayı ziyaret, her ne kadar sohbeti bizi açmasa da, canımızı sıksa da, Allah katında saatlerce ilmi okumalar yapmaktan daha faziletli olabilir. Defter tutmayı dahi bilmeyen kadınların arasına oturup bir tek hadis dahi olsa dinlemek, sırf o samimi insanlarla bir arada olduğumuz için ruh dünyamıza bir anlam katabilir.

İnsanın her gününü, her anını faydalı uğraşlarla değerlendirmesi, ilim ile, sanat ile uğraşması kulağa hoş gelse de imkansızdır. Şayet faydalı olan kategorisine aldığımız tek şey “okumak, bilmek ve çalışmak” olursa yanılırız. İnsan sosyal bir varlık ise, hem Yaratan hem de insanlar nezdinde ilişkileri ölçüsünce değer bulur. Bazen hayırlı okumaları, hayırlı ilmi, bir dostun derdini dinlemeye, sofrasını hazırlamaya, alışverişinde yardımcı olmaya, çocuğunu emanet almayla, temizliğine yardımcı olmaya feda edebilmeliyiz. Bereket kavramına inanıyorsak, ziyan gibi gördüğümüz vakitlerin bize umduğumuzdan çok daha fazla şey kattığını, sosyal ilişkilerin teorik bilgilerimizin laboratuarı olduğunu göreceğiz.