Kabaca kentte yaşama, kentten faydalanma ve kırsalın kent yaşam alanı haline gelmesi anlamına gelen “kentleşme” olgusu sadece bilim çevrelerinin değil, kentin nimetlerinin farkına varan bütün insanların önemli bir meselesi haline gelmiştir.

Kentleşmeyi kabaca tarif ettik, lakin bir de kibarca tarif etmeliyiz. Ne de olsa kentliyiz değil mi? (!) Çünkü algılarda yaşayan bir olgu var. O da kentin ” medeniyet” demek olduğudur.

Kentin medeniyet anlamına gelmesi bir çok çevre ve gruplarca hiç önemli değil. Onlar için kentleşme, üretebilecek ve hazır üretilmiş olanları düzenli bir organizasyonla pazarlayabilen insanların iş bölümü tekniği ile bir arada toplanmasıdır. Hal böyle olunca insan eşref-i mahlukat(yaradılanların en şereflisi) makamında değil, homo econimicus ( ekonomici canlı) makamındadır. Yani bu mahiyette insanın büyük endüstriyel devleri için bir yedek parça veya bir ara elemanı olması kuralı geçerli olur.

Sinemada bu aralar transformers filmi oynuyor. Sanırım o film batı medeniyetinin amaçlarını açıklayıcı olacaktır.

 Batı medeniyetini bir kenara bırakıp kendi yeşilçam sektörümüze bir bakalım. Peki biz kentleşme hakkında ne düşündük?

Filmin jönü ( genelde Ediz Hun, Tarık Akan ya da Kartal Tibet) hasbel kader bir kaza eseri köye düşer. Köyde yokluk halinden midir nedir, köylü kızı (genelde Fatma Girik, Türkan Şoray ya da Hülya Koçyiğit) ile kısa süreli bir aşk yaşar. Şehirli jön kızdan ve köyden sıkılır. Aklına sürekli şehir yaşamı gelir ve fırsatını bulur bulmaz şehrin ışıklarına ve gürültülü yaşamına geri döner. Köylü kızı hem namusu gereği, hem de aşık olduğu adama sadakatinden dolayı şehre gelip, jönü bulur. Jön eski jön değildir. Yakışıklı ve modern şehirli erkek,  artık Köylü kızını istemez ve ona medeni bir şekilde köylü bir kız ile evli kalamayacağını, ayrı dünyaların insanı olduklarını anlatır.

Köylü kızı hem gururundan dolayı, hem de intikamcı duygularından dolayı şehirli, vefasız ve hercai jöne ders vermek ister. Bir şekilde para kazanır, yazmalı olan başını açar, dans kursuna gider, kuaföre gider.  Velhasıl bir hayli şehirli olduktan sonra jönün karşısına başka bir insan olarak çıkar. Yani şehirli olmanın yolu başını açmaktan, dans etmekten ve perma yaptırmaktan geçer. Jön, eski karısını tanıyamaz ve ona aşık olur. Artık şehirli jön, şehirli kadının peşinde koşar. Biraz kovalamaca, cilve, eda, naz yani tatlı komedi sonrasında filmin sonunda evlenirler. Yani bir kız ile erkeğin evlenmesi için ikisinin de şehirli olması lazım. İki köylüye bile nasip olmaz “mutlu son” mesajları ile bilmem kaç film çevrilmiştir. Burada kentleşmeyi sembolize eden kavram “başını açmak ve dans etmek”tir.

Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın rol aldıkları “Dönüş” filmini anımsayalım. Kadir inanır(filmdeki adıyla İbrahim) Almanya’dan köye ziyarete geldiğinde karısına ses kayıt cihazı, gecelik elbiseler ve radyo getirir. İbrahim, her an Almanya’yı ama özelde şehirli yaşamın nimetlerini (avizeleri, mavizeleri, arabaları, banyo çeşmelerinden akan sıcak suyu) unutamaz ve Almanya’ya geri döner. Burada kentleşmeyi sembolize eden kavram “banyodan akan sıcak su” dur.

“Hayat Sevince Güzel “ filmini hatırlayalım. Yöresel kıyafetler giymiş, yöresel konuşma tarzı ve samimiyeti ile şehre gelen kızla şehrin çoğu insanı dalga geçer ve küçümser. Ne zaman köylü kızı başını açar, rahat kıyafetler giyer ve kentin ortasında göbek atar, o zaman şehir ona bayılır. Onu kabüllenir. Bu filmde köylülüğü anlatan kavram “daş yok mu daş” iken, kentleşmeyi tarif eden kavram:” şehirli kıyafetleri giyip, kentin ortasında- hayat sevince güzel, bir kuşu, bir daşı sevin yeter-“ diye göbek atmaktır. Yani o filmleri seyreden de biz kent ahalisini hergün şehrin ortasında dans ediyoruz zanneder. Köyde de hep koyun güdülür, inekle tarla sürülür, eşekle gezilir, tandırda ekmek yapılır ve köy kahvesinde boş boş oturulur zaten.(!)

“Köyden İndim Şehire” filmi akla geliyor. Ne zaman dört kardeş ( himmet, gayret,hayret,saffet ) köyde tarlada buldukları altınları şehirde  bozdurmaya başlar, köyden gelen eşleri başlarını açıp, uzun topuklu ayakkabı giyer. Ne kadar altın, o kadar şehirli kıyafet, o kadar kentlilik... Burada kentleşmeyi tarif eden kavram: “ Altınları bozdurmak ve şehirli kıyafetler giyinmektir. Altınları saymaktır. Himmet ağabey bana şeherli garı alacan mı? dır, bir türlü kentli olamamış özünde hep köylü kalmış şark kurnazı Ali Rıza” dır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu filmlerde rol alan aktör ve aktrisleri suçlayamam, kendilerine biçilen rolleri başarıyla oynayan sanatçılar olarak gördüğümden kendilerine saygı duyarım. Burada bendenizi düşündüren unsur; birtakım endüstri oluşumları ve sermaye gruplarının kendi kentleşme olgularını, buldukları her vasıta ile ( başta gazete, dergi, radyo, sinema ve internet yoluyla) toplumumuza empoze etmeleridir. Onların kentleşmelerinin dinamosu ve lokomitifi ise “kadın” dır. Yani yeşilçam filmlerinde olduğu gibi kadın mevhumu burada kentleşmeyi sembolize eder. Kentleşme kadın üzerinden dizayn edilir neredeyse. Yeşilçam filmlerinde genelde kadın; köy-lü iken kent-li olma uğruna değişir. Yani kentleşir. Şehri “kadın” kavramı üzerinde değiştirirler. Onların beyinlerindeki kent kavramı kadındır. Tabi burada mesele şehri “kadın” olarak görmeleri değil, o “şehir” adını verdikleri kadına hırsla, hınçla, egoyla, hükmetme dürtüsü ve gütme dürtüsüyle bakmalarıdır.

Şehrin mimarisine, yollarına, kaldırımlarına, insanların haline bakarak o şehrin halkının kadınlara nasıl baktığı/davrandığı da daha iyi analiz edilebilir. Çarpık kentleşme, hastanelerin ağzına kadar dolu olması, altyapı yetersizlikleri, trafik problemleri, gökdelenler, Şehrin silületinin ve  havasının para, finans ve medya gücü kullanarak çalınması, suç oranının yüksek olması gibi kent hastalıkları bu şehre neler yapıldığının ve yapılmak istendiğinin açık birer göstergeleridir.

En azından yeşilçam sineması bu şehre neler yapılmak istendiğini anlatan örneklerle doludur.