İbrahim Karagül Yenişafak gazetesindeki yazısında "Şimdi, yeniden yükselişin, yeniden varoluşun, coğrafyaya bir şeyler söylemenin, tarihin akışını değiştirmenin tartışıldığı bir dönemdeyiz. Bir yirminci yüz yıl daha yaşamayacağız, yaşamamalıyız." diyor.İşte o yazı..

2003 yılında Irak işgal edilmiş, Birleşik Batı Ordusu Mezopotamya'nın kalbine yerleşmiş, Müslüman dünyayı çevrelemeye ve kontrol etmeye dönük yeni bir proje, yüz yıl sonra devreye sokulmuştu. Batı ordularının geçtiği, işgal ettiği, çatıştığı, katliam yaptığı her şehir, her kasaba, her köy hafızamızın parçasıydı. Haber bültenlerinde geçen yer isimlerini okuyunca derin bir hüzün duyuyorduk.

Mesela Bağdat alev alev yanarken bizler ateşler içinde kıvranıyorduk. O günlerde, "neden kimse Kut-ul Amare zaferini hatırlamaz" diye yazılar yazdığımı hatırlıyorum. Doksan yıl önce yaşanan çok büyük bir zaferin hafızalarımızda hiçbir yeri yoktu. Kimse yazmıyor, hatırlatmıyordu. Sanki beş yüz yıl önceki bir tarihten söz ediyorduk. Irak'ın işgal edilmesi, "Kut" isminin haber bültenlerinde geçmesi bile bizi uyandırmıyordu.

Çanakkale bile kitaplardan çıkarıldı

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Paşa olmasaydı, belki Çanakkale zaferini de hafızalarımızdan sileceklerdi. Yıllarca Anzak haberleriyle üstü örtülen bu büyük zaferin gerçek mahiyetini bile yeni yeni kavrıyoruz. Kut-ul Amare zaferi hafızalarımızdan silinmişti ama Çanakkale'yi bir şekilde bugünlere taşıyabilmiştik.

29 Nisan 1916'dan tam yüz yıl sonra, Kut-ul Amare zaferi üzerine yapılan yayınlar işte bu yüzden çok güçlü hafıza tazelemesidir. Böyle güçlü vurgularla gündeme getirilmesinin özel bir anlamı vardır. Son yirmi yılda, son on yılda, aslında yapmaya çalıştığımız her şey, giriştiğimiz her mücadele, yüzleştiğimiz her kriz bu özel anlamla bağlantılıdır.

Hepsi Türkiye'yi durdurma çabası

Bir meydan okuma, bir hafıza tazeleme, kendini yeniden kurma, bağımsız güç olma hesaplarımız söz konusudur. Yaşananların yüz yıllık istiklal savaşının son aşaması olarak nitelememiz bundandır. "Son Kurtuluş Savaşı" dememiz bu yüzdendir. Türkiye'nin devlet aklının, siyasi aklının, gücünün ve perspektifinin hedef alınması, milletimizin hayallerinin yok edilmesi girişimleri de bu yüzdendir.

On üç yılda sayısız darbe girişimlerinin servis edilmesi, Gezi isyanı ile terör üzerinden Türkiye'ye diz çöktürme çabaları, 17 Aralık istihbarat operasyonuyla Türkiye'ye teslim alma projesi hep bu yüzdendir. Bugün öyle bir tarihikırılmaya tanık oluyoruz ki, bu kritik dönemi atlattığımız anda belki yüzlerce yıl bir daha bu günlere dönmeyeceğiz. Bu yüzden mücadele çok büyüktür ve her alanda devam etmektedir. Bu yüzden ardı ardına saldırılar, müdahaleler, senaryolar devreye sokulmaktadır.

Dördüncü "şok"a izin vermeyeceğiz

Terör üzerinden işgal girişimlerine "müttefiklerimizin" açıktan destek vermesi de bu yüzdendir. Biz Türkiye'yi yeniden kurmaya, vesayetten kurtarmaya çalışırken onlar Türkiye'yi durdurmak için saldırılarını daha da güçlendirmektedir. Aslında yüz yıl önce, Kut'ta, Çanakkale'de verdiğimiz savaşlarda, karşımızda duran ittifak kadar yaygın bir ittifak söz konusudur.

Bin yıllık tarihimizde yaşadığımız üç büyük 'şok'tan sonra dördüncü şok dalgası bizi sarmadan, sarsmadan, tasfiye etmeden bu mücadeleyi kazanmak zorundayız. Coğrafyamızı, tarihimizi, kendimizi, ortaklarımızı, benliğimizi keşfetmek buna göre kendimizi ve ülkemizi yeniden kurmak zorundayız. Bu büyük mücadele verilirken, çok uluslu müdahalelere direnmeye çalışılırken, içeride üç beş parazitin çıkar hesapları, onlarca yıldır vesayetin içerideki uzantıları bize engel olmamalı.

Kudüs için 25 bin şehit verdik

Coğrafyada harita taslakları elden ele dolaşırken, dışarıdan gelen tehditleri savuştururken içeriden vurulmak çok büyük talihsizlik olacak. Bu yüzden de içeriden saldırıların her geçen gün daha da yoğunlaştığını görüyoruz. Bu saldırılarda görev alan, onu normalleştiren herkes bu ülke için tehdittir, tehlikelidir, bu büyük mücadelenin karşısındadır. Onlar açıktan bir dış tehdit olarak değerlendirilmelidir.

2016 Kut zaferi üzerinden bir hafıza tazelemeyse önümüzdeki yılı da Gazze Savaşları'nın yüzüncü yıl dönümüdür. Bu tarihi de, o savaşları da, büyük çoğunluğumuz hatırlamayacaktır. 99 yıl önceki bu mücadele bize yüzlerce yıl önce olmuş gibi gelecektir. Ama Kudüs için verdiğimiz 25 bin şehidin torunları olarak oralarda neler yaşandığını gün gün hatırlamak boynumuzun borcudur. Çünkü sadece Kudüs'ün savunmasında 25 bin şehit verdik.

Bandırmalı Ömer, Ödemişli Kazım..

"Saat altıya çeyrek kala Yüzniye üzerinden geçen bir düşman tayyaresinden Ahmet Çavuş komutasındaki topa tam bir isabet söz konusu oldu. Kozandağlı Mehmet, Bandırmalı Ömer, Ödemişli Kazım, Lüleburgazlı Halil şehit oldukları gibi, Marangoz Abdullah, Kilisli Mustafa ağır yaralı olarak tahliye arabalarına nakledildi ve Meske'deki bölüğe ulaştırıldı. İşte bugünün sabahı sekiz arslan neferin elimden alınmasıyla başladı. Şimdi her tarafta bir musalib harb var. Bakalım… İstikbal… (Piyade Topçu çavuş Mehmet Hüseyin. Saat 06: 50." 

1917 Gazze Savaşları'ndan bir not bu. Böyle yüzlercesi var. Şarkı sözleri, ağıtlar, şiirler, askeri değerlendirmeler, siyasi analizler ve daha bir çok şey. Anadolu çocuklarının binlerce hatırası var. Bu tarih de bu hafıza da bizim. Gazze'den Kudüs'e nasıl gidildiği, köy köy, tepe tepe ne tür çatışmaların yaşandığına dair her şey. Ne kadarını biliyoruz?

İngilizlerin cephe notları

15 Eylül 1917: Tabur Bombay'dan "Keşmir" adlı savaş gemisiyle yola çıktı. 27 Eylül'de Süveyş Kanalı'na ulaşıp karaya çıktık. Aynı gece Kantara'ya ulaştık. 27 Ekim: Bila'dan 10 mil mesafedeki Mes'un Vadi'ye yürüyoruz. Düşman hendekleri bizden bin beş yüz yarda uzaklıkta, onun önünde de Türklerin keskin nişancıları bulunuyordu.

28 Ekim: Sabah 3-4 civarında düşman hendeklerine ağır bombardıman başladı. Aslında o mevzileri ve Gazze'yi bir haftadır bombalıyorduk. 6 Kasım: Gece 11'de Gazze'ye saldırmak üzere hendeklerimizin önünde mevzi aldık. Hill'deki üç kampı ele geçirdik.
9 Nisan 1918: Tümenler şafak vakti hattın ortasındaki düşman mevzilerine saldırdı. Rafet, El Kefr ve Barukin köyleri hedef alındı. Ciddi mukavemetle karşılaştık. Barukin köyünü üç kez alıp kaybettik. Hücumun ilk safhasını sabah 8'de tamamlamalıydık ama ağır çarpışmalar öğleden sonra 3'e kadar devam etti. Topçularımızın hedefleri tepelerdeki düşman (Türkler) makineli tüfekleriydi. İlerleme sağlayamadık. Başarısızlığımızın iki sebebi: Topçu desteğimizin yeterli olmaması. Düşman mukavemetinin çok güçlü olması…"

"10 Mayıs 1918: Türkler tarafından çok ağır bombardımana tutulduk. 22 Mayıs: Türkler yine ön mevzilerimizin ağır bombardımana tuttu. 13 Temmuz: Türklerin yoğun bombardımanı bir buçuk saat sürdü. Ardından hücuma uğradık. Türkler Almanlarla birlikte Rafet'te 3 bin batarya ateşledi…."

Bunlar da İngiliz subaylarının cepheden tuttuğu notlardan çok az bölümler.

Yeni bir 20. yüzyıl yaşamayacağız!

1917 Gazze Savaşları, Kanal muharebesi, ardından Kudüs'ün düşmesi. Ve tarih değişiyor. Neler yaşandı, bu savaşlar dünyayı nasıl değiştirdi? Anadolu'nun işgaline kadar varan bu süreç sonrasında 20. yüzyıl boyunca kendimizi korumayı başardık.

O yüzyıl bitti. Biz bunu farkettiğimiz anda topyekun saldırılar yeniden başladı. Şimdi, yeniden yükselişin, yeniden varoluşun, coğrafyaya bir şeyler söylemenin, tarihin akışını değiştirmenin tartışıldığı bir dönemdeyiz. Bir yirminci yüz yıl daha yaşamayacağız, yaşamamalıyız.

yazının devamını okumak için...