Türkiye’nin siyasi geleneğinde çok yaygın olmayan ‘ittifaklar üzerinden siyaset’ yapılan bir seçimi geride bıraktık. Kampanyalar sırasında kullanılan gergin dil, “beka sorunu” ve buna karşı geliştirilen “ihanet” gibi dışlayıcı söylemler, ülke insanını ürkütmüştür. Nisan 2017 referandumundaki hataya yeniden düşülmüş, “cumhur ittifakı”nın ne kadar “vatansever” olduğu, bunun karşısında ise CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin “FETÖ ve PKK ile gizli bir iş birliği ve ihanet içinde” olduğu propagandası yapılmış ancak toplumun geneli tarafından fazlaca kabul görmediği seçim sonuçlarından anlaşılmıştır. Toplum gerilim siyasetinden hoşlanmadığını, bir ihanet-sadakat karşıtlığına itiraz ettiğini göstermiş, sert söylemlere karşı sakin duran ve mağduriyete oynayan muhalefetin tavrı sandığa yansımıştır.

       Millete hizmet etmek yerine ağalık yapanlar, bulunduğu makamıyla, elindeki güç ve otoriteyle kibirlenenler, siyaseti toplum menfaatine kullanmak yerine geçim kaynağı olarak görenler, israf ve yolsuzluk batağına saplananlar, vatandaşın derdini, sıkıntısını anlamayanlar, hissiyatına kulak vermeyenler, bir seçimi bile yönetmekte sıkıntıya düştüler. Seçmen kayıtlarıyla oynama, oy kaydırma, yasa dışı sandık başkanları atama, geçerli oyları geçersiz sayma, tutanakları sisteme girerken sıfır yazma gibi ayak oyunuyla sandığa gölge düşürülürken, iktidardan nemalananlar neredeydi acaba? Herkes görevini layığı veçhile yapmış ve emanet ehline verilmiş olsaydı, sandık kurulu üyeleri ve müşahitler layıkıyla eğitilip uyarılsaydı bu organizeli rezaletler yaşanmazdı.

      Toplumun sandıktan verdiği bu mesaj iyi algılanmalı, tüm boyutları ortaya konularak derinlemesine analiz edilmeli, ciddi bir özeleştiri yapılarak ‘Nerede hata yaptık?’ sorusuna cevap aranmalıdır. Alternatifsizlikten ve Reis’e olan sevgisinden dolayı partiye oy veren hak ve hakikat yolcusu insanlar, artık arınmış, güven duyulan bir AK Parti istediklerini oylarıyla belli etmişlerdir. 

      Siyasilerin kayıkçı kavgasından vazgeçerek toplumun arasına girip yaşanan sıkıntıları görmeleri gerekiyor. Borç ve faiz sarmalına mahkûm edilmiş bir Türkiye,  el kapısında para dilenecek bir hâldedir. Geçim sıkıntısı had safhada olup, gelir dağılımındaki adaletsizlikte bazı Afrika ülkelerinden bile gerideyiz. Kişi başı millî gelirin 10.000 dolar olduğu iddia edilen Türkiye’nin Ağrı şehrinde bu rakam 823 dolardır. 4 milyonu aşkın işsizlik, Türkiye’nin kronik bir meselesi olarak devam ederken, sayıları yüz binleri bulan okumuş işsizler ordusu oluştu. Buna karşılık, iktidar imkanlarıyla beslenen medya, her şeyi toz pembe gösterirken inandırıcılığını kaybettiğinin, trol ve şakşakçıların kendi tabanını dahi ötekileştiren bir misyon yüklendiğinin farkında mıdır acaba?

 

Siyasi Dilin Sorunları

Oluşturulan ittifakların birbirlerine düşman gözüyle bakması, siyaseti demokratik bir yarış yerine iç ve dış düşmanlara karşı kutsal bir kurtuluş savaşı gibi görmesi, giderek daha popülist milliyetçi ve sert söylemler kullanılması, ülkenin bekasının tehlikede olduğunun sürekli vurgulanması toplumu germekte ve iddia edilenler önemsizleşmektedir. Bir şehit cenazesinde oluşan manevi havaya bile saygı duymayarak ana muhalefet liderine yönelik linç girişimi uygulayan bir toplum haline gelindi.  

Bahçeli’nin böyle bir linç girişimi için “O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kılıçdaroğlu?” gibi provokatif bir dil kullanması, toplumu daha da kutuplaştırmaktan öte bir işe yaramayacaktır. Toplumun neredeyse yarısını düşman mesabesinde gören, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sakinleştirici/rahatlatıcı “kızgın demiri soğutma” babında bahsettiği ‘Türkiye İttifakı’ sözünden rahatsızlık duyan, varsa yoksa Cumhur İttifakı’nı meşru kabul edip diğerlerini “zillet-illet” kategorisine koyan bir dil, ortalığı daha da kızıştıran bu yaklaşım gerçekten bir “beka sorunu”dur. Kendisi dışında herkesi vatan düşmanı gibi gören, ayrıştırıcı bir zihniyetle devlet idare edilemez. Madem beka sorunu var, o zaman neden bu kadar ayrıştırıcı bir dil kullanılıyor. Benim ittifakıma oy verirsen vatansever, vermezsen vatan haini oluyorsun. Bu nasıl bir mantığın ürünüdür. Ülkenin %48’ini vatan haini olarak suçlamanın, itham etmenin manası nedir?

       Ayrıca, adaletsizlik üreten bir sistemi sorgulamak yerine bütün kabahati başkalarına, şer güçlerine yüklemek çok inandırıcı olmuyor! Türkiye’de bir sistem sorunu olduğunu artık anlamamız gerekiyor. Kokuşmuş yerleşik sistemi/rejimi yürütmeye çalışırken ayağı takılıp tökezleyenler, şer güçler mecazına sığınarak düşman üretip beka sorununa sarılmamalıdırlar!

       Toplum kavga eden, gerginlik ve kamplaşma meydana getiren politikacılardan bıkmıştır. Bir taraf kucaklayıcı söylem kullanmak, gelecekten ve projelerden bahsetmek yerine olayı beka söylemine bağlayarak güvenlik vurgusunu öne çıkarırken; Tayyip Erdoğan düşmanlığında birleşmiş olan diğer taraf da mevcut hükümetin başarısızlıklarını, patates ve soğana muhtaç hâle gelmiş ülke söylemi üzerinden anlatan bir politika gütmüştür. Ama artık toplum yorulmuş, hırpalanmış ve yaralanmıştır. İçinde bulunduğumuz durum son derece ciddidir.

       Eğer herkes ayağını denk almazsa, eğer siyaset sadece siyasi ikbal ve menfaat peşinde koşup birbiriyle kavga etmeye devam ederse Türkiye’deki kamplaşma daha ürkütücü boyutlara ulaşacaktır. Ülkemizin, milletimizin ve çocuklarımızın geleceğinin karartılmasına, vatanımızın katledilmesine zemin oluşturacak bu tarz bir kamplaşmaya, dile karşı ilgisiz ve tepkisiz kalamayız. Böyle bir kamplaşma/ayrışma, Türkiye’nin birbiriyle düşmanlık ve iç çatışma ortamına sürüklenerek tükenip yok olmasına sebep olacaktır.

 

Türkiye’yi Çevreleme/Kuşatma Projesi…

İslâm coğrafyası şu an büyük bir karmaşa içerisinde problemlerle boğuşuyor. “Küfür tek millet olmuş” müslümanlara zulmediyor. Dünyayı yeniden tanzim eden Batı ve ötekiler, Arapları ve diğer İslâm ülkelerini bir engel olarak görmüyorlar. Türkiye’nin İslâm dünyası içerisinde artan bir ivmesi olduğu için, Batı’nın İslâm’a karşı başlattığı küresel mücadelenin odağında Türkiye bulunmaktadır. Filistin’i cehenneme çeviren İsrail’e, Filistin halkına ve Kudüs’e yapılan zulümlere ne Suudi’den, ne Firavun Sisi’den, ne de Körfezdeki kukla emirlerden bir ses çıkmıyor. Onların engel olarak gördükleri tek yer, mazlumlar için sesini yükselten, elini ‘dur!’ diye kaldıran Türkiye’dir.

Bir taraftan FETÖ ve PKK terörü ile Türkiye’yi hırpalamaya çalışırken diğer taraftan Doğu Akdeniz’deki petrol yataklarından ülkemizi mahrum etmek için Türkiye düşmanları işbirliği halindedir. Haçlı ve Siyonist ittifakının donanmaları Doğu Akdeniz’de yığınak yapmakta, müşterek tatbikatlar icra ederek Türkiye’ye gözdağı vermektedirler. Türkiye’yi çevreleme politikaları kapsamında her türlü engeli ve düşmanlığı yapmaya çalışmaktadırlar:

  • Türkiye’nin kendini savunma hakkı olarak sipariş ettiği S-400 füzelerini almasına engel olmaya, Kongre'den Türkiye'ye yaptırım kararları çıkarmaya çalışıyorlar.
  • Parasını ödediği ve proje ortağı olduğu F-35 uçaklarının Türkiye’ye teslim edilmemesi için sorunlar çıkarıyorlar.
  • İngiltere Kıbrıs Rum Kesimindeki üslerinde bulunan uçak sayısını artırarak 121 adet F-35B göndermek için Rumlarla anlaşma yapıyor.
  • ABD, Yunanistan’a destek amacıyla Ege adalarındaki üslere destek verip askeri gücünü artırıyor.
  • Anlaşmalara göre adalarda askeri güç bulundurmaması gereken Yunanistan tam aksine her geçen gün buraları yeni silahlı güçlerle tahkim ediyor.
  • Nisan ayı içerisinde Mora yarımadasında İsrail ve Yunanistan tarafından yapılan ‘Iniohos 2019’ askeri tatbikatında ABD işbirlikçisi Birleşik Arap Emirlikleri de katılıyor. Bu tatbikatta İsrail ve İtalyan F-35’leri vızır vızır uçuyor.
  • Osmanlı mirası tarihi Sevakin adasını askeri üs kurmak üzere bize veren dost Sudan’da darbe yapılıyor. Darbenin arkasında ABD, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin olduğu belli oluyor. Sudan’daki Türk firmalarına saldırılıyor, şantiyeleri ateşe veriliyor.
  • İran’a ambargo uygulayan ABD muafiyetleri kaldırdığını açıklayarak Türkiye’nin oradan petrol almasına engel olmak istiyor.
  • ABD ve AB'den saldırı hamleleri devam ediyor. Her ikisi de parlamentolarından sözde Ermeni soykırımı 1915 kararları geçiriyor.

 

Bütün bunlarla yapmak istedikleri şey, olanca hızıyla devam eden küresel savaşta, Türkiye’nin safını belli etmeye zorlanmasıdır.  Tarihsel havzasıyla yeniden barışmak isteyen, imparatorluk mirası olan jeopolitik ve jeokültürel zenginliği ile yeniden irtibat kurmak isteyen,  fabrika ayarlarına dönmek isteyen Türkiye’nin Âlem-i İslâm’da yeni bir ümit olmaya başlaması, hem Batılı emperyalist güç odaklarını hem de İslâm dünyasındaki kukla işbirlikçilerini telaşlandırmaktadır. Bu şer ittifakın hedefi, Türkiye’nin önünü kesmektir. 

      Dışarıda bunlar olurken yakın geçmişe baktığımızda içeride de birçok vaka ile Türkiye zor durumda bırakıldı. Rus uçağı düşürüldü, Rus büyükelçi öldürüldü, Rahip Brunson üzerinden ekonomik saldırılara maruz bırakıldık. ABD dolarıyla çevrilen operasyon ve arkasından meyve sebze fiyatlarındaki hayatın olağan akışına aykırı operasyonel zamlar ile toplumdaki hoşnutsuzluk üst seviyeye çıkarıldı. Yabancıya dünyanın en yüksek faizini vererek borçlanan bir ülke haline getirildik. İliklerine kadar varlıkları dışarıya transfer edilen milletin takati tükeniyor.

       Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek işsizlik nedeniyle bıçak sırtında giden Türkiye’de -Allah korusun- çıkacak bir ekonomik kriz nedeniyle oluşacak bir kargaşayı fırsat bilecek Türkiye düşmanları pusuda beklemektedir. İçerideki meselelere bu kadar gömülürsek, rutin bir seçime gereğinden fazla anlam yükleyip toplumu kamplaştırırsak, birbirimizle dalaşırsak çevremizde ve dünyada olup bitenleri anlamakta gecikir ve gerçekleri görmekte zorlanırız.

 

İslâm Bize Adil ve İlkeli Olmamızı Söyler…

Biz müslümanlar olarak “Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 44) ayeti mucibince dönüp kendimize bakmamız, kendimizi yenilemek, değiştirmek, düzeltmek için bir muhasebeden geçirmemiz gerekiyor. Kur’ân’ın evrensel mesajıyla, Resûlüllah’ın sünnetiyle hareket etmeyen/zafiyet gösteren müslümanlar, giderek dünyevileşmenin mahkûmu hâline gelmiş ve bazı hasletlerini kaybetmiş durumdadırlar.

       Adaletin, ehliyetin, liyakatin, hakkaniyet ve tecrübenin önemsenmediği, değersizleştirildiği bir yaklaşım tarzı uzun süreli gidemezdi, zaten ciddi kırılmalara yol açtığını da endişeyle görüyoruz. Kamu yönetiminde ve ekonomik alanda bazı grupların, akrabalık ve hemşerilik ilişkilerini öne çıkararak iddia ve ilkelerini kaybedenler daha sonra her şeyini kaybederler. Ankara’nın doyurulamaz şekilde giderek şişmanlaması, kamu istihdamının büyümesi,  eskisi gibi bürokratik yapının yeniden güçlenmesi, sivil toplumu daraltmaktadır. Siyasetten bağımsız hareket etmesi gereken gönüllü kuruluşların, siyasete ve sosyal hayata yönelik projeler üretmek yerine hükümete kayıtsız şartsız teslim olmaları gidişatı daha da zora sokacaktır.

       Adalet yerine maslahatı tercih etmenin, güvenlik ve beka merkezli bir siyaset uygulayarak yapılan yanlışları dile getirenleri, hakkı ve sabrı tavsiye edenleri  neredeyse vatan haini ilan etmenin, daha çok özgürlük, daha çok refah, daha çok demokrasi diye yola çıkan ve bunun için geniş kitlelerden destek ve oy alan bir partiye hayır getirmediği görülmüştür. Siyasilerin birbirleriyle ve milletle barışması gerekiyor. Gerilim üzerinden siyaset yapmak devam ettiği sürece bu yıkıcı ortam, ABD öncülüğündeki Batılı emperyalist güç odaklarının ‘dünya hâkimiyet mücadelesi’ değirmenine su taşıyacaktır.

       Siyasete, bürokrasiye, medyaya, iş hayatına, hayatın her noktasına adalet ve merhametin hâkim kılınması gerekmektedir. Çokluk ve faydacılık adına, kazanımlarımızı kaybetmemek adına adaletsizliklere göz yumulması, rüşvet ve yolsuzlukla, iltimas ve usulsüzlükle mücadele edilmemesi, iktidar sarhoşluğu ile yanlışta direnilmesi bugünkü sonucun döşenmiş yol taşlarıdır.

      İslâmî ilkelerle yoğrulan, kendi kültür ve değerlerimize dayalı uzun vadeli, kapsamlı bir medeniyet tasavvuru geliştirilmesi ve buna uygun bir yol haritası çizilmesi gerekmektedir. İslâmî duyarlıkları sağlam, ülkesini ve dünyayı iyi tanıyan, ufkuyla medeniyet yolculuğuna öncülük edecek, ehliyet ve liyakat sahibi, derdi olan, fedakâr, gönül ve dava adamlarına ihtiyaç vardır.

      Önceliğimiz, Allah’ın (c.c.) kitabını dikkate almak, emirlerine uymada tam teslimiyet, o emirler etrafında ayrılığa düşmeden, belaları def etmeye, iyiliklere ulaşmaya gayret etmek,  gözü yaşlı tek bir müslüman, tek bir insan kalmasın diye çalışmak olmalıdır.