Zuhal Erkek'in röportajı

Uzun yıllardır Türk İslam sanatlarına gönül vermiş olan Fuat Başer ile hat sanatındaki esteği, inceliklerini, sanatçı edebi üzerine güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Hat sanatının bilinmeyen yönlerini açıklayan Fuat Başer, hat sanatçısı olabilmek için nasıl bir aşamadan geçildiğini, hat sanatının İslam’daki yerini ve edebin hat sanattaki önemine kadar birçok konuya değindi.

Hat ne demektir, hattat kimdir? Bu kelimeyi, sadece kelime anlamıyla düşünmek ne kadar doğru?

Hat, Arapça'da çizgi manasına gelir. Fakat bir sanat tabiri olarak kullanıldığında, İslam yazısının son derece estetik bir şekilde yazılması manasına gelir. Yanlışlıkla bir yazı sanatı diye adlandırıyoruz. Hat sanatı tabiri bir yerde yanlış. Eskiler  bunu bir ilim dalı olarak  kabul etmişler. Hat ilmi diye eski kaynaklarda geçiyor. Hat ilmi, yani çizgi bilimi. O derece yüksek seviyede bir sanat. Bütün İslam sanatlarının baş tacı. Kutsallık özelliği olan ilk sıradaki sanattır bu. Sebep? Kur’an-ı Kerim’ler çok güzel bir yazıyla asırlar boyu yazıldı. Metinler, Kur’an-ı Kerim ayetleri olduğu için yazının kendisi de kutsal kabul edildi ki, gerçekte de öyledir. Yazının, hangi ülkenin yazısı olursa olsun hepsi kutsaldır. İslam yazısı kutsaldır, diğerleri kutsal değildir gibi bir yanılgıya düşmemek lazım. Hepsi kutsaldır ve yazıya son derece saygılıdır. Arapça'da bir kaide olarak, çizgilerin hâkimiyetini sağlayarak çok güzel yazı yazanlar hattat diye tabir ediliyor. İlk başlangıçlarda hattat tabiri yokmuş. İlk başta yazı yazan, yani katip tabiri geçerliymiş. Sonra kitapların çoğaltılması söz konusu olunca bu sefer yaprak sayısını artıran, varak sayısını artıran, varaklara yazı yazan manasına gelen verrak diye bir tabir kullanılmış. Hicri 2., 3. asırdan itibaren hattat tabiri kullanılmaya başlanmış, sonra da benimsenmiş. Fakat tabii yazılan yazının kalitesine, hızına göre, yazan kişinin ismi de değişebiliyor. Bir yazıyı müsvedde olarak yazan kişiye müsevvid deniliyor, karalamacı yani. Bunu temize çeken kişiye mübeyyis, yani beyaza alan manasına. Bunlar çok kullanımda kalmamış, kitabın bir nüshasını çıkaranlara, nüsha çıkaran manasına müstensih denilmiş. Adamın illa yazıyı çok güzel bilmesi gerekmiyor, okunaklı bir şekilde kitap çoğaltıyor. Yani canlı bir matbaa gibi çalışıyor. Bunlara müstensih deniliyor. Değişik kalınlıklarda, genelde de kalemin ağız genişliği bir milimden daha kalın olmak üzere, öyle bir kalemle çok sanatlı düşünülerek, yeni kompozisyonlar dahilinde yazı yazılıyorsa; bir hocadan ders, icazet, diploma alınmış ise bu sefer hattat tabiri kullanılıyor. Günümüze kadar gelen ve en çok kullanılan hattat tabiridir. Günümüzde bozuk yazanlara hattat yine de denir. Yazıyla meşgul olan sıradan birisi. Orada hattat tabirini kullanabilmek için kişinin mutlaka bu sanatın eğitiminden geçmiş olması, icazetini almış olması gerekir. Almadığı dönem çırak diye kabul edilir. İcazetini almış, yeni kompozisyonlar yapabiliyor, bir kitap yazabiliyorsa, çok sanatlı bir şekilde yazıyorsa hattat kelimesi karşılığını bulur.

ESTETİĞİN ÜST SINIRI OLMAZ

Bir hat öğrencisine hangi aşamadan sonra hattat diyebiliriz? Bu işin belli bir süresi var mıdır?

Ortalama kabiliyette olan bir kişi ortalama 4-5 yılda bir cins yazıyı kalfalık derecesinde öğrenebilir. Ama bu işin ustalık derecesine varmak için 100 yıllık ömür bile yetmiyor. Hiç abartısız bu. Çünkü eski, çok büyük hattatlarımızın tespitleri, tecrübelerine inanarak söyledikleri cümleler şunlar: Yazı için insana iki ömür lazım. 200 yıllık ömür. İlk 100 yılında yazıyı öğrenebilsin. İkinci 100 yılda da birazcık yazabilsin. Abartısız bu. Çünkü bu çizgi. Harfleri tayin eden en büyük özellik; harflerin iç ve dış çizgileri. Bunlar birbirine uyum içinde değilse, koordinatlarında yoksa o yazı sıfırdır. Çünkü yazan kişinin ruhu bundan rahatsız oluyor. Düzeltiyor, düzeltiyor, sonra devrinin büyük insanlarının kabulüyle, tasdikiyle artık bu yazı biraz oldu denilebiliyor. Gerçekten son derece zor. Ha bu zorluk varken, hiç yazı yazılamıyor mu? Yazılıyor, derecesine göre. Yani orta derecenin üstünde yazılıyorsa iyi yazılardan kabul ediliyor. Fakat tarih boyunca kusursuz denilebilecek yazı sayısı çok az. Yazı sürekli bir tekamül, bir olgunlaşma içerisinde. Yazı en olgun seviyesini yakalamış orada durmuş değil. Bütün yazı çeşitleri böyle. Zaten estetiğin üst sınırı olmaz hiçbir zaman. Hangi sanat olursa olsun, o sanatın estetiğinin üst sınırı hiçbir zaman olmaz. Çok güzel yapılır, tarih boyuna gelen en yüksek seviyeye getirilir, ama ondan daha üst seviyesi yok mudur? Vardır. O yakalandı ondan daha üst, daha üst, sınırsız… Kilitlenme noktası yoktur. Eskiler bunu fark etmişler. En büyük ustalarımız bile kendilerini çırak kabul etmişler. Ustalıklarını kabul etmemişler. Benim kendilerine yetiştiğim ustalar da hep böyle söylerlerdi. Biz bu işte daha çırağız. Ustalık bu. Usta Cenab-ı Allah. Kullarına o öğretiyor, kabiliyeti, çalışma fırsatını, ölçme-değerlendirme sistemlerini, her şeyini… Sonra güzellik yolunu açıyor, o yolda yürünüyor. Yol, sonsuz bir yol, sonu yok.

Şimdi bu bir çeşit yazıda; genelde de sülüs ve nesih yazılar bir arada, beraber alınır ders olarak. 5-10  yıl, 15 yıl içinde bu işte bayağı bir ustalaşılır. Kalemi epeyce kavradığında, artık yazan kişinin isteğine göre, başka çeşit yazıları da öğrenmek istiyorsa; hocası yazıyorsa ondan, başka bir hoca yazıyorsa hocasının iznini, rızasını alarak başka bir hocaya gidebilir. Saygıda zerrece kusur edilmez bu işte. Özellikle bu sanatta, hocaya saygısızlığın kötü sonuçları var. Okuduğumuz kadarıyla var. Gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz kadarıyla da var. Çünkü bu hakikaten kutsal bir şey. Hocanın gönlünü kırmamak lazım. Sözünden dışarı çıkmamak lazım. Hocada da, durduk yerde generalin bir askere emreder tarzda konuşması yok. Bir de hocasının üstünde çok büyük hakkı var. Hz. Ali Efendimizin sözü doğrultusunda; ‘Bana bir harf öğretene kırk yıl kölelik ederim’ diyor. O kadar önemli bir şey. Hocayı kırmamak, incitmemek, hele hele aleyhinde konuşmak, hocanın kendisini veya sanatını beğenmemek, kişinin başına çok işler açıyor. Sanatından oluyor, haysiyetinden oluyor. Muazzam bir edep istiyor. Ölünceye kadar da gönül bağı devam etmeli. Hocası öldü gitti, gönül bağı gene bitmemeli, rahmetle yad etmeli onu. Diğer birçok sanatlarda bunu göremiyoruz fakat yazı sanatında, kendisine yetiştiğimiz hocalardan, ahirete göçmüş olanlara kadar hepsine neredeyse her gün rahmet temennimiz oluyor. Olmak zorundadır, onlar bize böyle öğretti bunu. Bugün biz devam ettiriyoruz. Bu işten üç beş kuruş kazanıp hayatımızı sürdürüyoruz. Unutursak, hayırla yad etmezsek nankörlerden oluruz. İşin edebinin küçük bir parçasıdır bu.

ELİNDE TUTTUĞUN KALEM SENİN DEĞİL CENAB-I HAKKIN KALEMİ

Çalışmalarınızı yapmak için belirli bir ortam ve zaman tercihiniz var mı? Yoksa imkan olan her yerde yazabiliyor musunuz?

İmkan olan her yerde yazabiliriz; ama yazmak için imkan aradığımız saatler ve yerler oluyor. Önceden genellikle geceleri çalışırdım. Şu sıcak günlerde geceleri filan fazla çalışılmıyor. Çalışmak için önce iştah lazım. Aşka gelmiş olmak lazım. Geldiğinde ise tabiri caizse insanın eli karıncalanıyor. Eli kalem tutmak istiyor. Alıp bir şeyler yazmak istiyor. Zaten aldığı bir sipariş varsa, devam ettirmekte olduğu bir iş varsa o esinti, o ilham geldiği zaman koşar yazının başına. Onun pek saati yok ve kişiden kişiye değişir. Geceleri çalışmak çok tavsiye edilmiyor. Günümüz ışık aletlerinden, ampullerden dolayı. Günümüz ampulleri hiç iyi değil, güneş ışığı, her zaman tercih edilen odur. Işığı soldan almak, yazı yazacağı yerin meylini, kalem ağzının meylini çok iyi ayarlamak, malzemenin iyisini her zaman hazırda bulundurmak, dikkatini toplamak, yazıya besmeleyle başlamak, neticesini Allah’tan beklemek… Ben güzel yazarım, şimdi döktüreceğim gibi cümleler yazı yazanın ağzından çıkmaz, çıkmamalıdır. Bakalım ne kadar nasip ediliyor. Elindeki kalem, kendi kalemi değil de Cenab-ı Hakk’ın bir kalemiymiş gibi ona tam bir teslimiyetle ve kıldan ince bir sırat üzerinde yürüyormuşçasına dikkatini toplayarak yazmaya başlar. Dikkatini bölmez. Dikkat bölündüğü anda harflerde falsolar başlar. Milimin beşte biri, onda biri kadar bir kusur olduğunda büyük bir kusurdur. Çizgilerde sapma filan olmamalı. Çizgi nereden geçmesi gerekiyorsa oradan geçmeli. Diyelim ki daldırdı da, biraz elinden hatalı harfler çıktı. Malzemenin özelliğinden dolayı hatayı gidermek, düzeltmek rötuşlamak, tashih etmek mümkün. Bizim bu Türk-İslam sanatlarında malzeme, yapılan iş sürekli geriye dönüşlü olarak düşünülmüş. Bu sanatta son derece önemli bir şey.

Düşünün ki mürekkebiniz var, kağıdın üstüne yazı yazdığınız anda artık ondan çıkmıyor. Yanlış yaptınız ne yapacaksınız? Emanet bir kağıt var, onun üstüne bir yazı isteniyor, kazara kağıdın üstüne çıkmayan mürekkepten döküldü, bulaştı. Geriye dönüşü, işi kurtarma imkanı olursa işiniz kolay. Türk-İslam sanatlarında böyle bir şey var. Yazı yazarken kullanılan kağıt, tercihen el yapımı, asırlar boyu kalsın diye; mürekkep el yapımı, piyasa mürekkebi yaramıyor, yanmayan, solmayan, ilk yazıldığında yalandığında yerinden çıkan; ama kağıt üzerinde kaldığı müddetçe kağıda yavaş yavaş oturan, 150 yılı geçtikten sonra artık suda bile çıkmayan mürekkep. Bunların hepsi düşünülmüş. Kullandığınız kamış kalemi. Bugün bir dolma kalemin ucunu takmışsınız dolma kaleme o uç ayarıyla yazmak zorundasınız. Kamış kalemde öyle bir şey yok. İstediğiniz anda ağzını istediğiniz kalınlıkta yapar kullanırsınız. Ele son derece uyumlu, kullanılan mürekkebe son derece uyumlu, bir de insanda sevinç uyandıran bir özelliği var o kamışların. Kendim için düşünüyorum, bana altından, üstü pırlanta kaplı dolma kalem verseler pek bir sevinmem yani. Fakat çok güzel bir kamış kalem verseler, gözlerimin parıldadığını fark ediyorum. Öyle bir sevimliliği var onun.

Yazı bitince Allah’a şükrediliyor, yazıyı bitirmeyi nasip etti. O, müşteriye verilecekse hemen verilmiyor. Dikkat, yazıdan önce bir dağılsın, aradan zaman geçsin, artık bu saatler basamağından da olabilir, günler basamağında da olabilir. Yazı alınıp kontrol edilir, evirip çevirip her açıdan bakılır. Bir falsosu, bir kusuru var mı? Eğer imkanı varsa yazıdan anlayan diğer ustalara gösterilir. İnsanlık hali, ola ki kendi yazdığı için kafası şartlanmış olur, farkında olmaz. Kusurunu gösteren kişilere de dua edilir, "Allah sizden razı olsun, kusurumu söylediniz, az daha kusurlu bir iş verecektim". Bunlar çok büyük güzelliktir, hoş bir edeptir. Nefsine yedirerek başkalarının görüşlerini de al. Ben elime kalemi aldım mı benden başkası yazamaz gibi bir iddiası yok. Çok büyük bir yanlışlık. Büyüklenmek, özellikle yazı sanatında küçülmeye yol açar. Büyüklenmeyi asla kaldırmıyor. Her şeyde aslında böyledir; ama en bariz olarak yazı sanatında gördüm bunu, yaşadım yani. Ona dair çok hatıralarım vardır.

Yazıyı bitirdi, sahibine verdi, üç kuruş beş kuruş, helalleşilip rızalaşılıyor. Onun bereketi görülüyor gerçekten. Onun 50 katı ama gayrimeşru bir yoldan gelmiş olan paranın bereketi filan olmuyor. İlla helalinden, göz nuru ile. Bunda bir de hattatlar ve terziler hakkında hadis-i şerif var. Hattatlar ve terziler göz nurlarının derinliklerini yerler manasına gelen bir hadis-i şerif var. Terzilerin işi de çok incedir. Şimdilerde pek kalmadı, örücüler vardır mesela, güzel bir kumaşın bir parçası yırtılmış, kopmuş, orayı alır, aynı iplikle aynı dokuda yaparlardı. Gerçekten çok zor iş.

Yazı sanatında öyle kalemler var ki, ucu iğne kalınlığında, onunla çalışırsınız. Yazıyı isteyen kişi de, yazı yazan kişi de dürüstlüğe, güzelliğe son derece riayet ederek, helalleşerek, dost kalarak al gülüm, ver gülüm yazıyı teslim ediyor. İş bununla da bitmiyor, yazıyı yazdık verdik. İki gün üç gün de sipariş yok, yazı filan gelmedi. Boş mu duracağız, hayır. Yazı sanatı boş durmayı hiç affetmeyen bir sanat. Her gün yazı yazmak zorundasınız, eliniz zayıflıyor yoksa. Harflerde bozulmalar başlıyor. Büyük Ayasofya Camii’nin yazılarını, kubbe isimlerini yazan Kazasker Mustafa İzzet Efendi vardır, büyük bir bestekardır aynı zamanda. Onun şöyle bir sözü var: Cumartesi günü yazdığım yazıları 40 yıl geçse ensesinden tanırım. Eğer cumartesi de yazı yazamadıysam artık yazımın bozulduğunu herkes bilir. Sebebi de şu: Osmanlı devrinde tatiller Cuma günü. O günü çarşı Pazar, eş dost ziyareti ile geçirilir. O gün yazamadı, eli zayıfladı, ertesi gün oturup yazdıysa yazıda çok ufak, milimetrenin kesirlerindeki hataları kendi fark ediyor. O günü de işi çıkıp yazamadıysa, Pazar günü yazdıysa yazıdan anlayan eşi dostu diyor ki, Kazasker’in yazısı bozulmuş. Bu piyanistlerde de var, kemancılarda da var. İnce el sanatlarıyla uğraşanlar el kabiliyetini kaybetmesin diye her gün meşk etmek lazım. Yazıya başladınız, son nefese kadar yazmak lazım. Hatta o kadar ki Hafız Osman hacca giderken kalemi, okkası, mürekkebi her şeyi yanında. Deve sırtında gidiyor, nerede bir mola verilse çömelip önce yazısını yazıyor, karalamasını yapıyor. Yaptığı karalamanın altına da hangi beldede, hangi tarihte karalama yapmışsa onun notunu alıyor. Elde böyle örnekler var, hiç ara verilmez, el bozuluyor yoksa. Uzun süre ara verildiğinde tamamen bozuluyor, artık yavaş yavaş harfler hafızadan da çıkmaya başlıyor. Bu sefer sanki her şeyi sil baştan, yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Kendimden biliyorum, 11 gün kadar yazıya ara vermiştim seyahatlerin sıklığı dolayısıyla, aklımda ne yazı var, elimdeki baston mu, kalem mi, telefon direği mi ayırt edemez gibi hissettim. Karalamaya başladım, 41. günde anca eski seviyesine yaklaştım.

Bir esere başlarken en çok neye dikkat edersiniz? Yazmak için ayet, hadis ve hilye seçerken belirli kıstaslarınız var mı?

Yok, onda belli bir kıstas olmaz da, özel bir konuda bir ayet isteniyorsa kişinin ayetleri bilmesi, mealini bilmesi, konuya uygun mu değil mi bilmesi gerekir. Başkası sipariş veriyorsa getirip vermiştir ayeti, ama kendisi seçiyorsa şu konuda bir ayet diye yine kendisi belirliyor. Kitapları karıştırıyor, ayeti buluyor, bunu hangi cins yazıyla yazmalıyım? Onu düşünmeli. Eli son derece kuvvetli ise alıp doğrudan kalemle yazabiliyor. Bu şekilde yazan yazı tarihi boyuna gelmiş hattat sayımız son derece azdır. Bir kısmı alır kurşun kalemle şöyle bir eskiz yapar. Bir kısmı alır, yazının nasıl bir kompozisyonda olmasını istiyorsa başlar kalıbını çıkarmaya. Eskiden boyanmış kalın kağıtların -kahverengi, siyah olabilir- üzerine zırnık denilen sarı bir maddeyle, mürekkep makamına kullanılarak çalışma yapılıyordu. Güzel mi değil mi, nasıl bir formda istiyor? Oval bir formda mı, daire mi, dikdörtgene yakın mı? Kaç kat istif yapacak? Bunlar kalın kalemle oluyor, ince kaleme zaten orada ihtiyaç yok. Yazdıktan sonra kaldırıyor gözünün önünden bir müddet. Çünkü artık kafa onunla çok meşgul olup şartlandığı için hataları varsa göremeyebilir.

Ertesi gün çıkartır bakar, düzeltilecek yerleri, harflerin değiştirilecek yerleri filan varsa onları değiştirir. Yazının ince tashihiyle uğraşmaz. Önce bir kabaca yerleştirmek gerekir, sonra sıra tashihe gelir. Harekelerini attı, attıktan sonra kompozisyon tamam. Levha değil, kalıbın tamamlanması gerçekleşmiş. Sonra harf kenarlarını çok ince iğneyle, iğneler çok eski usul, bunu yazılacak kağıdın üstüne koyar, söğüt odununun kömürünü bir tülbentin içine koyar, kalıbın üstünde gezdirdiğinde iğne dileklerinden alta olduğu gibi kopyası çıkar. Eski usulle aktarma bu şekilde.

Günümüzde çeşitli yolları var bunun. Fotokopilerle filan işler halledilebiliyor. Fotokopisi alınıyor, kurşun kalemle veya arkası çizilerek, karbon kağıdıyla geçirilebiliyor. Herkesin takip ettiği usul ayrı. Sonra altınla yazılacaksa altınla, mürekkeple yazılacaksa mürekkeple; kalem kalınlığı ayarlanarak dikkatli bir şekilde yazılıyor. Yazıldıktan sonra dikkatli bir şekilde tashihi yapılarak yine göz önünden kaldırılıyor. Son kontrolleri için, belli bir müddet sonra gözden geçiriliyor. Yazı bitince isteyen kişi kimse ona veriliyor. Bu sadece bir levha için böyle. Fakat bir kitap yazılacaksa kaç satır yazılacağı, sayfanın büyüklüğü, metnin uzunluğu, hangi cins yazıyla yazılacağı, hepsi düşünülerek hazırlık yapılıyor. Başlanıyor çalışmaya, metin eğer uzunsa araya başka iş sokulmuyor. O yazılıp bitiriliyor. Çünkü başka bir cins yazı yazarsanız eliniz o cins yazıdan bozulabiliyor. Havasını yakalamışsınız, olduğu gibi götürün. Yorgunsunuz, uyuyorsunuz mesela. Yarım saat sonra uyanıp gidip bir tavla filan oynayıp gelip uykuya devam etmiyorsunuz. Uyku bölündü artık, delik deşik oldu. Bir şey anlamazsınız ondan. Çok uzun metin aldıysanız, Kur’an-ı Kerim veya bir hadis kitabı… Onu bitirip, bitirdikten sonra artık diğer işlere bakmak lazım. Tavsiye hep böyledir. El bozulabilir çünkü.

HER SEVİNÇ FARKLI AMA YAZIDAKİ SEVİNÇ APAYRI

Bir yazı yazdınız, tamamladınız, o an neler hissedersiniz?

Yazıyı bitirmek bir yana da yazıyı yazarken elinizden güzel bir harf veya bir harfin bir parçasının çizgilere çok güzel oturmuş olduğunu gördüğünüzde bir garip sevinci var onun. Fakat bu sevinci dünyadaki başka hiçbir sevince benzetemiyorsunuz. Kendine has bir sevinci var. Harfler güzel, kompozisyon güzel, yazıyı yazmış bitirmişsiniz. Yorulmuşsunuz, belki günler, haftalar sürmüş. Karşınıza alıp seyrettiğinizde bütün yorgunluklar birden silinip onun yerini huzur, sevinç ve Cenab-ı Hakka şükretme duyguları içinizi dolduruyor. İnanın bunu, insan evlense, araba alsa, bir yerde genel müdür olsa, onların sevinciyle hiç kıyaslanmayacak kadar büyük bir sevinci var. Çok farklı, hiçbir şeye benzemiyor. Her sevinç farklı, hepsi bir başka güzel; ama yazıdaki sevinç apayrı bir şey. Belki biraz anne doğum yaptı, çocuk büyüdü, serpildi, çok yakışıklı veya dünya güzeli birisi oldu diyelim. Belki biraz onunla kıyaslanabilir, apayrı bir sevinci var.

Bir de işi bitirmişsiniz. Günümüzde fotoğrafını filan alma imkanları var. Eskiden o da yoktu ya. Fotoğrafını alıp bir köşede saklarsınız, yadigar. Aslını verecekseniz isteyen kişiye. Yazının güzel çıkıp çıkmaması bir yerde de yazıyı sipariş verenin gönlüyle ilgili. Gönlü hoş olan kişinin sipariş verdiği yazı da güzel oluyor. Onu da yıllardır görmüşüzdür. Hoyrat, işi beğenmeyen, sevmeyen, anlamayan kişinin işi hem yokuşa gidiyor hem de yeterince güzel çıkmıyor. Bu da bizim şahsi tecrübemiz.

SANAT, DİL VE BİLİME DAYANMIYORSA BATILDIR

Sizce hattı güzel yapan esas unsur nedir? 

Bu soru, üstünde ciltler dolusu kitap yazılması gereken bir soru. Birazcık değindiğim gibi, yazan kişinin ruh hali çok temiz olacak. Yazıya iştahla başlayacak. Kendinden geçecek, tabiri caizse transa başlayacak. Gözünün önünde sadece çizgilerin dünyası var. O çizgilerdeki ahengi, armoniyi, harflerdeki ölçüleri, bakın bizim bütün İslam sanatlarında ölçü vardır, ölçüsüz hiçbir sanat yoktur. Hepsi matematiktir. Sanat, dil ve bilim matematiğe dayanmıyor ise batıldır. Üçü de batıldır. Bu benim kendi tespitim. Biraz da söylemesi cüretkarlık olarak algılanabilir, ama ispata her zaman da hazırız. Yazıyı süsleyen tezhibi, süsleme işaretleri varsa, onlar yerli yerinde, onların esas olan yazıyla orantıları yerli yerinde, mürekkebin akışı son derece güzel, kağıtla mürekkep arasındaki armoni, uyum tam sağlanmış, yani temsilde hata olmasın çok acıktığınız zaman, sanki açlıktan bitmek üzere olduğunuz bir anı düşünün, o an önünüzde çok leziz bir yemek var. Yemeğe karşı duyduğunuz hisler neyse veya çok susadığınızda çölde üçüncü gün, susuzluktan kavrulmuşsunuz buz gibi bir şerbet geliyor. Onu alıp nasıl böyle yudum yudum içersiniz, kana kana, doya doya içesiniz gelir. Elinizdeki yazıyı o içilecek ya da yenilecek gibi güzel göremedikten sonra o eser olmuş demek değildir. Bunu sağlamak lazım. O kadar güzel bir şey hazırlamışsınız her yönüyle, estetiği sağlayan unsurlar kısaca o kadar armonik olmalı ki gözler tabiri caizse, bulutları takip ediyormuş gibi, bir kelebeğin uçuşunu takip ediyormuş gibi bir zerafet içerisinde harflerin üzerinden akıp gitmeli ve yazı sizi kendi bünyesine çekip bünyesinin arkasında olan güzellikler ve huzur dünyasına götürmeli. Çizgilerin öyle sırrı var, insanı bu dünyadan alıp götürüyor, yazarken de seyrederken de. İslam yazısını seyretmek insana son derece huzur verir, okumak gözlerde hiç yorgunluğa yol açmaz. Kullanılan malzeme itibariyle insana itici gelen, insanın sağlığına zararlı hiçbir unsur yok, günümüzde çoğunda var.  Günümüz kağıtları beyaz, yazılar siyah. Yazılar karakter itibariyle sert, gözleri bozuyor. Siyah beyazın kontrastı da insanın gözünü bozar. Fakat İslam yazısında kullanılan renkler genelde nohudi renktedir, krem rengindedir. Üstündeki mürekkep çok parlak olup, gözü alacak gibi değil.  Çok aşırı mat, insanda ölgünlük hissi uyandıracak kadar da değil. Yazıyı okurken göz bebeklerinin hareketi çok önemli. Araştırması yapıldı, Çin yazısı, Latin yazısı, soldan sağa, sağdan sola veya yukardan aşağıya yazılarda göz bebeğinin hareketleri nasıl, bunların diyagramları çıkartıldı. İslam yazısında göz hiç yorulmuyor. Öyle güzel bir akışı var ki göz bebeklerinin, diğerlerinde çok iniş çıkışlı, çok zikzaklı göz okuyor. Bu de belki asırlar önce bu şekilde hissedilerek yazıya bu şekiller verildi. Son derece kıvrak, yumuşak geçişleri olan çizgiler yakalandı. Önceleri kufi diyebilir, sert ve köşeli yazı vardı, malkali yazı vardı, o terk edildi mesela. Yazıları kendi okurken de zordu, seyrederken de yoruyor insanı. Fakat sonradan süzülmüş, seçilmiş günümüzde halen yaşayan yazılar, insanı son derece dinlendiriyor. Yazıyı seyretmek, yazıyı sevmek için insanın Müslüman olma şartı da yok. Yaratılmış bir insan olsun yetiyor. Bir yamyam, bir putperest, bir Yahudi kim olursa olsun bu yazıyı seyrettiğinde aynı güzel duyguları yakalıyor. Çok kişiden duymuşuzdur; bu yazılarda öyle bir şey var ki insanı alıp başka bir aleme götürüyor ve bir huzur alemi orası. Buna yurtdışında da çok şahit olduk, yurtiçinde de gördük. Baktığınızda bu kim ki yazıdan anlasın diyeceğiniz kişi, yazıya baktığında diyor ki öyle hoşuma gitti ki…  Ve bozuk bir kişinin yazısı ile usta birinin yazısını dünyanın bir kör cahili bile ikisi arasındaki farkı ayırt edebilir. O estetik ayırım özelliği neredeyse her insanda var. Filan yazı iyi, filan yazı yok, ondan biraz daha az iyi, yazının iyisi kötüsü olmaz zaten. Dünyanın öbür ucundaki bir insan bile ayırt edebilir bunu. İslam yazısına has bir şeydir bu, çizgiler öyle yakalanır.  Başka milletlerin, medeniyetlerin yazıları İslam yazıları gibi sanatlı yazılabilir mi? Yani bunu denemek lazım. Denemenin sonuçları da tahmin ediyorum 13-14 asır sonra ancak ortaya çıkar.

O kadar bir süreçten geçmesi gerekiyor.

Evet çünkü İslam yazısı bu kadar süre içerisinde ilerleye ilerleye bugünlere geldi. Olur mu olmaz mı? Mutlaka olur ya da olmaz diyemiyoruz. 13-14 asır üzerine bir kafa yorulur, neticesine bakılır sonra.
Hocam ben biraz da hat sanatının toplum üzerinde etkilerinden bahsetmek istiyorum.

YARIN: SANAT, DİL VE BİLİME DAYANMIYORSA BATILDIR

 

on5yirmi5.com