Gülay Göktürk'ün Akşam gazetesinde, "PKK'nın yanlış hesap yaptığını Türkiye'nin iktidar boşluğundan yararlanarak iç savaş çıkaracağını sandığını ama yanıldığını" belirttiği yazısı...

“İki taraflı, tahkim edilmiş ateşkes” istiyor PKK. 

Bu kadar da değil, “Artık çözüm formülü, Cizre’de, Gever’de, Sur’da, Silvan’da ortaya çıkan özyönetim iradesi dikkate alınmadan oluşturulamaz”mış. Böyle diyor Karayılan... 

Yani çıtayı yükseltmişler. Devlet hem silah bırakmalı, hem de “Hendek Savaşları”nın galibi olan tarafa o bölgeleri savaş ganimeti olarak vermeliymiş. 

Oysa o “özyönetim iradesi” dedikleri şeyin ne olduğunu hep birlikte gördük. Daha iki gün önce Cizre’den canlı yayına bağlanan PKK’lı genç “özyönetim iradesi”nin gücünü gayet veciz bir biçimde koydu ortaya: 130 bin kişilik ilçede birkaç yüz kişi kaldık diye feryat etti. Bu feryat üzerine “Türkiye’nin neresinde olursanız olun, binler, yüz binler halinde Cizre’ye doğru yürüyüşe çıkın” talimatı veren Demirtaş ise dağın başında 50-60 kişilik avanesiyle baş başa kalınca sessizce geri döndü. 

Sözün kısası, PKK fena halde yanlış hesap yaptı. Dış destekçilerine fazla güvendi, seçim sonrası çıkan tabloda Türkiye’nin hükümetsiz kalacağını ya da oluşan geçici hükümetin büyük çaplı askeri operasyon için gereken kararlılığı gösteremeyeceğini; oluşan iktidar boşluğundan istifade “alan hakimiyeti” kurabileceğini, olayları dağdan şehre indirerek Türkiye’yi iç savaşa sürükleyebileceğini zannetti. 

Bunların hiçbirini yapamadı. Bölge halkının desteğini alamadı, ağır zayiat verdi, “Savaşın sorumlusu Saray’dır” saçmalığına kimseyi inandıramadı ve tamamen haksız zemine düştü. 

Cephe daraltmayı denedi. Aklı sıra TSK’yı tarafsızlaştırıp AK Parti’yi “ordusuz” bırakacaktı. Olmayınca orduya “Saray’ın ordusu” deyip yeni genelkurmay başkanına da tehditler savurmaya başladı.    
Sınır ötesi müttefikleri de istediği performansı gösteremediler. Gerçi Brüksel “derhal ve koşulsuz ateşkes” diye bağırdı durdu ama onu da kimse takmadı. 

Şimdi ateşkes istiyor. 

Anlaşılan yeni mayınlar yerleştirmek, boşalan silah depolarını yeniden doldurmak ve “yeni hasat” gençlere hızlandırılmış eğitim verip ölüme sürmek için biraz zamana ihtiyacı var. Artık önümüzdeki bahar mı olur, sonbahar mı olur, biraz toparlanıp yeniden kana susadığında  “askeri amaçlı baraj yapılıyor” filan deyip savaşı başlatıvermek kolay nasıl olsa... 

Ama yağma yok... 

Hiç kimse aynı yalana iki kere inanmaz. Bugün Türkiye’de PKK’nın ateşkes çağrısının samimiyetine inanacak bir Allah’ın kulu çıkmaz. Tabii, PKK’ya Saray Darbesi yaptırmak için Çözüm Süreci’nin başından bu yana örgütü manivela olarak kullanmaya çalışan küçük bir grubu saymıyorum. Onlar şimdi yine bu sıkışık anında PKK’nın imdadına koşacak ve devlete “PKK’nın ateşkes talebini karşılıksız bırakmama” çağrısı yapacaklar. Muhtemelen ölümleri durdurmaktan, çözüm masasının tekrar kurulmasından söz edecekler. 

Oysa o masa kurulduğu andan itibaren oyun kaybeden mızıkçı çocuklar gibi “demokrasi olmadan çözüm olmaz” diye tutturmuş ve iki yıl boyunca ölümlerin durmasına hiç de aldırmamışlardı. 

Şimdi olmayacak duaya amin demeyi bırakıp olabilecek olana gelelim: 

Bugün barış ve huzur isteyen herkesin yapabileceği tek şey, PKK’yı kayıtsız-şartsız bütün silahlı güçlerini Türkiye dışına çekmek ve Güneydoğu’da kurmaya heveslendiği dikta rejiminden vazgeçmek dışında bir seçeneği olmadığına ikna etmeye çalışmaktır. 

yazının devamını okumak için...

Öyle bir toplumsal iklim içindeyiz ki, bu iklimde ne mevcut hükümet, ne de 7 Kasım’dan sonra kurulacak herhangi bir hükümet, bütün toplumu karşısına almadan çözüm sürecini “kalınan yerden” devam ettirme cesaretini gösterebilir. 
Devleti dış mihrakların baskısı ile ateşkese zorlamak ve aynı koşullarla masaya döndürmeyi ummak ise – ki, şimdi bunu yapmaya çalışıyorlar - en büyük yanılgı olur. 

Böyle bir baskı,  PKK saldırılarının arkasındaki yabancı parmağını görmeyenlerin de görmesini sağlar. PKK’ya karşı tavır, tartışılmaz bir biçimde yurtseverlik meselesi halini alır ve yediden yetmişe bütün milletin kenetlenmesiyle sonuçlanır.