Elbette anlatısını tek mekâna sığdıran filmleri listelediğimiz bu yazı dizisinin uzatılması ve ele alınan örneklerin çoğaltılması mümkün. Özellikle uzay gemisinde geçen filmlerin çoğu dizi kapsamında ele alınabilirdi. Ancak konuya dikkat çekmeyi amaçlayan 30 filmlik bir seçki de yeterince tatminkâr duruyor. İşte dar mekânları, psikolojik oyunları ve bulmacalı senaryolarıyla belleklere kazınan 10 film daha. İyi seyirler…

Infinity Chamber

Ne suç işlediğini bile bilmeyen kahramanımız Frank, her şeyin otomatik olarak kontrol edildiği üst düzey bir tekno-hapishanede mahkûmdur. Yetkili birilerine ulaşma çabası sonuç vermeyince kendini kaçma planları yaparken bulur, tabii bunun için önce sistemi atlatması gerekecektir. Birtakım akıl oyunları ile mahkûmların bilincine müdahale edilen bu teknolojik hapishanede deney faresi olmayı reddeden Frank için amansız mücadele çoktan başlamıştır bile…

Travis Milloy’un yazıp yönettiği film, gizemini sonuna kadar korumayı başaran yapımlardan. Teknolojiyle kuşatılmış günümüz insanına yönelik çarpıcı mesajlar içeren filmin başrolünde Christopher Soren Kelly yer alıyor. Durgun temposuna rağmen, teknolojinin karanlık yüzüne odaklanan filmlerden hoşlanıyorsanız Infinity Chamber’a bir şans verebilirsiniz.

Event Horizon

Bir uzay gemisinin rotasından çıkıp uzayın da bittiği sınırı geçmesi nelere kadirdir? Tabii ki bilinmeyen bir boyuta. Yapacağınız çıkarımlar sayesinde rahatlıkla “cehennem” olarak tasvir edebileceğimiz bu yer, araştırma yapmaya giden gemi mürettebatının en büyük korkularıyla yüz yüze gelmesini sağlar. Sonrası ürkütücü durumlar, geçmişten gelen hayaletler ve şeytanın ta kendisini oynayan Sam Neill… Arızalı roller söz konusu olduğunda Possesion ve In the Mouth of Madness’la rüştünü ispatlayan Neill, bu tek mekân geriliminde yine abartılı bir şekilde döktürüyor.

Event Horizon’da Sam Neill, son derece zeki ama bir o kadar da sorunlu bir bilim adamı olan Dr. William Weir rolünde. Yıllar önce, Güneş Sistemi’nde keşifler yapmak için yola çıkan ama bir daha haber alınamayan Event Horizon adlı uzay gemisini dizayn eden Dr. Weir, aradan yedi yıl geçtikten sonra uzaydan gelen bir yardım sinyali aldığını ve geminin Neptün gezegeni yakınlarında olabileceğini iddia eder. Bu sinyal üzerine Event Horizon’ı kurtarmak amacıyla kısa adı “USAC” olan Birleşik Devletler Uzay Komutanlığı tarafından bir operasyon düzenlenir. Uzayın derinliklerine açılan Dr. Weir ve kurtarma ekibinin üyeleri, kazazedeleri ararlarken esrarengiz uzay gemisinin içindeki korkutucu sırlarla boğuşmak zorunda kalırlar…

TAU

TAU

Başkarakterimiz Julia, gece kulüplerinde baştan çıkardığı kişilerin değerli eşyalarını çalan bir hırsızdır. Ancak bir akşam saldırıya uğrar ve kaçırılır. Gözlerini açtığında kodes benzeri bir yere kapatıldığını ve yanında da kendisi gibi kaçırılmış iki kişi daha olduğunu görür. Çok geçmeden bilim insanı Alex tarafından kaçırıldığını ve içinde bulunduğu binanın da Tau adlı bir yapay zeka tarafından kontrol edildiğini öğrenir. Artık Alex, buradan kaçmak için Tau’nun güvenini kazanmak zorundadır.

Az karakterle tek mekânda geçen filmin başrollerinde Maika MonroeEd Skrein ve yapay zekâ Tau’yu seslendiren Gary Oldman bulunuyor. 2018’de en iyi erkek oyuncu Oscar’ı kazanan Oldman, robotik sesli bir yapay zekânın duygularını yansıtmada oldukça başarılı. Yine deneyimli storyboard sanatçısı Federico D’Alessandro da bu ilk uzun metraj filminde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Ancak tüm çabalara rağmen Tau, içerdiği bazı ilginç kırıntılara rağmen ortalama bir filmden fazlası olamıyor.

Pontypool

Önceki işlerinde dikiş tutturamayan uslanmaz radyo spikeri Grant Mazy, sonunda soluğu Pontypool kasabasındaki tek kilisesinin bodrumundan yayın yapan CLSY Radyo’da alır. Ancak kahramanımızın rutin şekilde devam eden hayatı çok geçmeden kâbusa dönüşür. Zira insanların acayip cümleler kurarak korkunç şiddet olaylarına giriştiği yönünde bir yığın tuhaf söylenti yayılmaya başlar. Kendilerini radyo istasyonunda bir tür tuzağın içinde bulan Grant ve küçük CLSY ekibi, kasabayı hükmü altına alan bu cinnetin İngilizceye yayılmış bir virüsten kaynaklandığını fark edecek ve radyo dalgalarıyla virüsün yayılmasına yol açıp açmadıklarını sorgulamak zorunda kalacaklardır.

Tony Burgess’ın senaryosunu yine bizzat kendi çok satan romanından uyarlayarak kaleme aldığı Pontypool, bağımsız bir korku-bilimkurgu denemesi. Saldırganlık ve virüs sözcükleri yan yana geldiği an akıllarda beliren ilk şey ister istemez bir zombi istilası oluyor. Ancak film, keskin bir dönüşle izleyicisini çok daha özgün bir rotaya sokmayı başarıyor. Yönetmen koltuğunda Bruce McDonald’ın oturduğu yapımın başrollerinde ise Stephen McHattieLisa Houle ve Georgina Reilly var.

La habitación de Fermat

Birbirini hiç tanımayan dört matematikçi, gizemli biri tarafından büyük bir bulmacayı çözmeleri için davet edilir. Kendilerine yöneltilen soruları zamanında ve doğru olarak çözemezlerse, içinde bulundukları oda bir anda ölüm tuzağına dönüşecektir. Tabii bir yandan ölümcül tuzaklarla bezeli odada hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da kendilerini buraya getiren sebebi ve aralarındaki ilişkiyi çözmek zorunda kalacaklardır.

Luis Piedrahita ve Rodrigo Sopeña tarafından yönetilen La habitación de Fermat, Cube ve Escape Room gibi filmlerde görmeye alıştığımız bulmacalı gerilim yapımlarından biri. İspanya çıkışlı filmin kadrosunda ise Alejo SaurasElena BallesterosLluís Homar gibi isimler yer alıyor.

Sphere

Sphere, bir grup bilim insanının Pasifik Okyanusu derinliklerinde keşfedilen batık bir gemi üzerinde yaptıkları araştırmanın öyküsünü anlatıyor. Araştırmacılar, okyanusun 1000 feet derinindeki bu gemide büyük bir küreyle karşılaşır. Daha da ilginci, kürenin içinde “Amerika, 2048” yazılı bir bilgisayar klavyesi bulunur. Herkes kürenin zamanlar arasında yolculuk yaptığına ve bir kara delikten geçmiş olduğuna inanmaya başlar. Tam anlamıyla dünyadan izole ve klostrofobik bir ortamda, üç yüz yıllık olduğu tahmin edilen geminin sırlarını ortaya çıkarmaya çalışan ekip, aynı zamanda kendi paranoyalarıyla da yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Michael Crichton‘ın 1987 tarihli aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan filmin başrollerini Dustin HoffmanSharon Stone ve Samuel L. Jackson paylaşıyor. Yönetmen koltuğunda ise Good Morning VietnamRain Man gibi filmlerden tanıdığımız Barry Levinsonoturuyor.

Dredd

Amerika radyasyona maruz kalmış çorak bir ülkedir. Boston’dan Washington DC’ye kadar tüm Doğu Yakası’nı kapsayan mega kent, her türlü suçun ve çeteleşmenin hüküm sürdüğü bir kanunsuzluk diyarına dönmüştür. Bu kaosa müdahale edebilen tek kuvvet ise “Yargıçlar” denilen kent polisleridir. Hüküm verme, yargılama ve anında cezai yaptırımda bulunma yetkileriyle donatılmış bu Yargıçlar’ın en çetrefillilerinden Dredd, bir gün amiri tarafından sorgu odasında tutulan ve yargıç olabilmek için gerekli vasıfları taşımayan Anderson ile tanıştırılır. Anderson aslında bir mutanttır ve çevresindeki kişilerin zihnini okuma, kontrol etme ve yönlendirme yeteneğine sahiptir. Amirinin baskısı ve kızda gördüğü yetenek ile Dredd, Anderson’u yanına alır ve onu olay sahasına çıkarır. İlk görevleri ise psikopat mizaçlı Ma-Ma klanı tarafından yönetilen 200 katlı Peach Trees gökdelenindeki üç cinayeti çözmektir.

John Wagner ve Carlos Ezquerra ikilisinin 70’lerin sonunda yarattığı kült çizgi roman serisinden uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Pete Travis var. Senaristliğini 28 Gün Sonra’dan da bildiğimiz Alex Garland’ın üstlendiği Dredd, kapalı mekânlı distopik filmlerden hoşlananların kaçırmaması gereken bir yapım.

Love

Uzayın sonsuzluğunda tek başına ve çaresiz kalmaktan daha kötü ne olabilir? Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yörüngesinde gemisinin onarılmasını bekleyen Lee, kendisini bu mekanik yığının soğuk ve steril yalnızlığı içinde bir başına bulur. Lee bir yandan gündelik rutinini devam ettirirken, bir yandan da yaşam destek üniteleri yavaş yavaş tükenme sinyalleri vermektedir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, o esnada aldığı bir mesaj artık Dünya’ya dönmesinin imkânsız olduğunu söyler. Karşısına çıkan çok eski bir günlük ve giderek eksikliğini hissettirmeye başlayan iletişim kurma isteği, artık kahramanımızı sanrıların hiç eksik olmadığı bir arayışa yöneltecektir.

William Eubank‘ın dört senelik tutkulu çalışması sonucunda ortaya çıkan bu felsefi bilimkurgu filmi, klostrofobik set tasarımları ve türün güncel başyapıtlarını aratmayan görselliğiyle izlemeye değer.

Andromeda Strain

Bir araştırma uydusu, Arizona yakınlarındaki küçük bir kasabaya düşerek parçalanır. Ancak düşen tek şey uydu değildir, onunla birlikte dünya dışı ölümcül bir virüs de yeryüzüne ulaşmayı başarmıştır. Virüsün yayılması ve kasabayı haritadan silmesi uzun sürmez. Bu felaketten sadece iki kişi kurtulmuştur: Altı aylık bir bebek ve yaşlı bir adam. Peki, onları diğerlerinden ayıran nedir? Özenle seçilen bir grup bilim insanı zamanla yarışa girişerek bu zor soruya cevap arayacak ve virüsün sırrını çözmeye uğraşacaktır.

Michael Crichton’ın aynı adlı çok satan romanından uyarlanan Andromeda Strain için zamanının ötesinde bir yapım demek mümkün. Eserlerinde teknolojiyi ve bilimi ustalıkla kullanan Crichton’ın bu hüneri, yönetmen Robert Wise tarafından bir adım öteye taşınıyor. Romanın “Uzay Mikrobu” adıyla dilimize kazandırıldığını da belirtelim.

Time Trap

Hem yıllar önce kaybolan ailesinin hem de efsanevi ölümsüzlük çeşmesinin peşinde olan arkeoloji profesörü Hopper, araştırmaları sonucunda bulduğu gizemli bir mağaraya girerek kayıplara karışır. Aradan geçen birkaç güne rağmen profesörden ses seda çıkmayınca, bir grup öğrencisi onu bulmak için peşine düşer. Ancak daha mağaraya adımlarını atar atmaz tuhaflıklar peşi sıra belirir. Mağarada zamanın farklı aktığını anlamaları ve kendilerini türlü tehlikelerle dolu bir keşmekeşin içinde bulmaları gecikmez.

Oyuncu kadrosunda Andrew WilsonCassidy GiffordBrianne HoweyReiley McClendonOlivia Draguicevich gibi pek tanınmamış isimleri barındıran ve bir milyon dolarlık mütevazı bir bütçeyle çekilen film, içinde zamanın çok ama çok yavaş aktığı bir mağaraya girmenin doğurabileceği her türlü zamansal hileyi devreye sokarak adeta gardınızı düşürüyor. Birkaç saat önce girdiğiniz mağaradan çıktığınızda bıraktığınız dünyanın yaşanmaz hâle geldiğini hayal edin. Ya da mağaranın içinde ta taş devrinden kalma yabanıl insanlarla karşılaştığınızı…