Benim hayatımda da roman ve hikâyelerin yeri bir başkadır. Çok küçük yaşlardan itibaren İslami hareketin eğitim ve terbiyesinden geçmiş olmama rağmen hareketin popüler kitaplarından ziyade edebi eserlere daha fazla ihtimam gösterdim. İdeolojik eğitimi kitaplardan değil kanaat önderlerinden, hocalardan, tartışarak ve sorgulayarak almaya çalıştım. Bu durumun mesleğime ve yazı yazma yeteneğime çok ciddi katkılar sunduğunu söyleyebilirim. Özellikle Rus klasikleri ve Modern Türk edebiyatının seçkin eserleri ile hemhal olmak hem anlama kapasitemi artırdı hem muhakeme yeteneğimi geliştirdi.

 

Çünkü okumaktan ziyade anlamak ve anlamlandırmak bambaşka bir meseledir. Türkiye’de çoğu insan okuduğunu anlayamıyor. PISA’ya (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) göre Türkiye, okuma becerilerinde OECD ortalaması olan 446 ortalamanın 18 puan altında 428 puanla 51.. Matematik alanında OECD ortalaması olan 490 puanın 70 puan altında kalarak, 420 puanla 50. sırada yer alıyor. 12 yıllık zorunlu eğitiminin sonunda en temel kazanımlardan biri olan okuduğunu anlama özelliğini kazanamayan bir insan hangi fikri mücadeleyi verebilir? Öncelikle bunun tartışılması gerekiyor. Öncelikle gençlere okuduğunu anlama, anlamlandırma, muhakeme etme, sorgulama, yorumlama, analiz etme becerilerinin kazandırılması gerekiyor. Bu özelliklerden yoksun bir insanın ideolojik bir okuma çabasına girişmesi anlamsız olacaktır.

 

Bir de ne okuduğumuz meselesi var. Bu mesele Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan ve aslında okuduklarıyla çerçeve ve istikamet çizen hareketler içerisinde tartışılmayı en çok hak eden meselelerin öncüsü konumunda. Çünkü okuduklarımız ile bir düzen inşa ediyoruz. Teoride beslendiğimiz kaynaklar ile pratikte eyleme geçirdiğimiz davranışlar çatışınca şizofren bir kültürün taşıyıcıları oluyoruz.

 

Türkiye, bir imparatorluk sonrasında, sınırları belli, dış dünya ile iletişimi kısıtlı bir Cumhuriyet rejimi halini aldı. Savaşlardan yorgun düşmüş ve önemli bir bölümü kırsalda yaşayan milletimizin fikri bir mücadeleyi yükseltecek enerjisi bulunmuyordu. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının İslam’ı kamusal arenada görünmez kılma ve toplumu İslam ülkelerinden koparma gayreti taşıyan inkılapçı ruhu, acımasız bir yalnızlaşmayı beraberinde getirdi. Genç Cumhuriyet’in vatandaşları kamu otoritesi tarafından Batılı devrimlere ayak uydurmaya zorlandı. Ezanı dahi Türkçe okutacak cesareti kendisinde bulan kurucu iradenin karşısında durabilecek yekpare bir güç yoktu.

 

Kurucu irade, Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak dini devlet tekelinde, kontrollü ve kısıtlı bir şekilde halka ulaştırmayı tercih etti. Hatta din bazı noktalarda gözetildi. Bu yüzden Lozan’ın getirdiği mübadelede milliyeti Türk olan, Türkçe konuşan Doğu Karadeniz’deki nüfusun bir kısmı Rum yani gayrimüslim muamelesi görerek Yunanistan’a gönderildi, buna karşılık Balkanlardan, Ege adalarından aslen Türk olmayan, hatta çoğu Türkçe bilmeyen on binlerce insan Türk yani Müslüman diye Anadolu topraklarına geldi yerleşti, eşit vatandaş oldu. Devrimlerin coşkusu ve etkisiyle resmi ideolojinin tarifiyle 10 yılda 15 milyon genç yaratıldı. Türkiye’de dini hayat kamusal alanda adeta yok edildi. Çok partili hayata geçiş ile birlikte Demokrat Parti uygulamaları sayesinde dini yaşantı üzerindeki baskı ortamı yumuşadı. Fakat memlekette hoca kalmamıştı. Nurculuk ve ülkenin doğusunda yaygın medrese geleneğinden başka tutunacak bir dal yoktu. Bu yüzden özellikle Mısır ve Hindistan kaynaklı çeviri eserler üzerinden bir gelenek inşa edilmeye başlandı. 1979 Humeyni Devrimi ile bu furya doruğa ulaştı. Kutub’ların, Mevdudi’nin din algısı ve anlayışı hareketlerin temel dayanağı haline geldi.

 

Bir gün çay içerken “Seyyid Kutub bugün yaşasaydı belki Ak Parti Bahçelievler İlçe Başkanı olacaktı, kim bilir?” demiştim. Espri gayesi güden bu yaklaşımın ardında aslında bir ihtimal yatıyordu. Kutub eserlerini Mısır’ın kendine has dinamikleri ve ortamı çerçevesinde üretmişti. Kutub Müslümandı; Mısırlı Arap bir Müslümandı.

Kutub’un Araplığını ve Mısır’ın içinde bulunduğu şartları bir kenara bırakıp eserlerini değerlendiremeyiz. Dolayısıyla çeviri eserlerden edinilen kazanımlar üzerine bir gelecek inşa etmek çok sağlıklı değil. Çünkü her coğrafyanın kendine has bir tarihi arka planı ve değişim dinamikleri mevcut. Coğrafi şartlar bile inanç ve dini pratikleri etkiliyor. Mısır’dan, Hindistan’dan alacaklarımız elbette vardır fakat kopyala yapıştır tehlikelidir. Aksi takdirde Trabzon Sürmeneli Şiiler gerçeği ile tanışmak zorunda kalırız. İran devleti adına cinayet işleyen insanlar türeyebilir. Radikalizme kayış artabilir. Birikimi ve derinliği olmayan insanlar okuduklarının etkisiyle farklı yerlere savrulabilirler. Şahsi kanaatim Türkiye’ye ve kültürel kodlarımıza yakın şahsiyetler ile kimlik bilinci inşa edilmeli. Elbette küresel çapta âlimlerden yararlanılmalı. Fakat yerellik olgusu gözden kaçırılmamalı. Peygamber Efendimiz Mekke toplumuna geldiğinde Mekke toplumunun İslam’a aykırılık taşımayan geleneklerini reddetmedi.

 

İsmail Kara yerellik ve evrenselliğin birbiriyle çatışmak zorunda olmadığını kaydediyor ve şu ifadeleri kullanıyor:

 

“Her şeyden önce yerlilik ve evrensellik kategorilerini birbirinin zıddı ve alternatifi olarak göstermek, öyle konumlandırmak daha işin başında yanlış yola girmek olur. Bu çok yapılan parlak bir hata. Bir şey hem yerli ve milli hem de evrensel olabilir. Hatta şu bile söylenebilir: Bugün evrensel olarak neler tanımlanıyorsa, neler gösteriliyorsa bunların hepsinin yerli ve milli tarafları vardır; bir adım ötede kuvvetli bir milli damara sahip oldukları için evrensel olabilmişlerdir. Diyelim ki dünyanın yedi harikası; milli mi, evrensel mi? Hangisi önde? Ya Safranbolu evleri, Süleymaniye külliyesi yahut Yunus Emre şiiri, Berat şehri, İznik çinisi, İstanbul tariki Kur’an kıraatı…

İkincisi kademe gözeten bir bakış açısı bu iki kümeyi aynı şeyin iki farklı kademesi olarak da mütalaa edebilir. Bu durumda aradaki mesafe muhteva meselesi değil derece meselesi haline gelebilir.

Ayrıca evrensel olanın yerli ve milli olandan daha büyük ve kıymetli olduğunu kim, nasıl söyleyebilir? Türkiye’de önce sosyalist ve Marksist dil, sonra da radikal İslâmcı dil evrensel olanı yerli ve milli olanın önüne veya karşısına çıkarmakla hem kendilerini hem de bu kavramların Türkiye’deki yerlerini tanımsız hale getirdi, aşağıya çekti. Burada yerli ve milli olanı milliyetçilik ideolojisiyle eşitlemek, bunun üzerinden yerli ve milli olanı tasfiye etmeye, zayıflatmaya çalışmak gibi ciddi bir usul hatası yahut uyarılmış bir siyaset de var. Kendisini tanımayan, tanıyamayanın evrenseli tanıyabilmesini ne sağlayacak? Bu soru önümüzde duruyor. İdeoloji mi?”

Şüphesiz Kemalizm’in harf devrimi geçmişle bağın kopması noktasında oldukça etkili oldu. Ayrıca Türkiye’de 60 sonrası İslami Hareketin taşıyıcılarının geleneksel medrese eğitimi alan kişilerden ziyade üniversite eğitimi almış kişiler olması da jargon değişimine sebep olmuştur. İsmail Kara bu konuda şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“İslâmcılık düşüncesi ve hareketinin XX. yüzyıldan itibaren giderek daha fazla aydınlar ve edebiyatçılar, akademisyen ve öğretmenler üzerinden yani medreseli ve tekkeli değil de modern (laik!) eğitim kurumlarından yetişen kişiler tarafından kurulması ve sürdürülmesi de en azından dilin ve mantığın değişmesinde etkili olmuştur. Radikal ve entelektüalist İslâmcı hareketlerin II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye’de ise 1960’lardan itibaren Marksist jargona çok yaklaşmalarının da burada kuvvetli bir etkisi olduğunu bir başka sebep olarak görmek lazım.

Derslerimde ve yazılarımda birkaç sloganı örnek veririm: ‘Anayasamız Kur’an’dır’, ‘Hâkimiyet Allah’ındır’, ‘İslâm akıl ve mantık dinidir’, ‘İslâmda Pazar ekonomisi’, ‘İslâm bilimle barışıktır’ veya ‘bilimin İslâmîleştirilmesi’, ‘Avrupa’nın üzerine doğan İslâm güneşi’ yani modern Avrupa’yı İslâm ortaya çıkarmıştır, İslâm’a yabancı değildir… Soruyoruz: Çağdaş İslâm düşüncesi ve hareketinin yaygınlaştırdığı bu kuvvetli sloganlar dinî sloganlar mı laik-seküler sloganlar mı?”

Hilafetin yıkıldığı yer İstanbul. Son halife Abdulmecid Efendi ise İngiltere sürgününde vefat ettikten sonra Medine’ye gömüldü. Son mağlubiyet yüzyılına kadar İslam dünyasının gözü kulağı İstanbul’daydı. İslam dünyasında yeşerecek yeni cereyanların İstanbul merkezli olması gerekirken, İstanbul’dan İslam dünyasına retorik ve enerji ihracatı yapılması gerekirken diktatörlüklerin zulümleri altında inim inim inleyen coğrafyalardan ithal kaynaklardan İstanbul’u bağımsız kılacak nasıl bir enerji üretilebilir? Bu konunun üzerine düşünmek gerekiyor.

Bu çağ Müslümanların toparlanma çağı olacaktır. Müslüman toplumların refahı arttıkça yeni sorunlar ile karşı karşıya kalacağız. İslamcılık tahakküm ve birliktelik üzerine inşa edilmiş bir varoluş mücadelesidir. Dolayısıyla bu vakitten sonra en büyük hedefi Müslümanların hükümdarlığında bir alanda herkesin hukukunu koruyan bir sistem inşası olmalıdır. Bu meselenin üzerine kafa yormak zorundayız. Bu meselenin üzerine kafa yormak ise en fazla İstanbul’da yaşayan, Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerinde nefes alıp veren Müslümanlara yakışır. 

Yavuz Selim Sancak - Genç Öncüler Dergisi